Gerçeği Duymaya Hazır Mısınız? - Bihin Edige & Dr. Erhan Özer - 15 Ekim

Gerçeği Duymaya Hazır mısınız | Bihin Edige | Uzm. Dr. Erhan Özer | 06.01.2019

Dr.Erhan Özer
KUANTUM TEDAVİ MERKEZİ Frekans Tedavisi

Pelin Çift ile İyi Fikir - 108. Bölüm / Erhan Özer, İnci Yeşilyurt, Yasin Taze

 İSTİVAK ve HOLİSTİK Başarı İşbirliği İle Yazar ve Eğitmen Bihin Edige ve  Dr. Erhan Özer

Gerçeği Duymaya Hazır Mısınız? - 29.01.2018 - Bihin EDİGE & Erhan Özer / Krt Tv

Gerçeği Duymaya Hazır Mısınız? 30 Ekim 2017 / Erhan Özer & Bihin Edige / Krt Tv

KRT TV | Bihin Edige | Dr.Erhan Özer

Gerçeği Duymaya Hazır Mısınız? 9 Haziran 2017 / Erhan Özer & Bihin Edige / Krt Tv

KRT TV | Bihin Edige | Dr.Erhan Özer

KRT TV | Bihin Edige | Dr.Erhan Özer  13-01-2017

Şifa Sende Erhan Özer | Melek

BASINDA YERALAN RÖPÖRTAJLARDAN

  • Ayşe Arman - HÜRRİYET

     

    Hastalığınızın sebebi SİZSİNİZ

     

    Elimde tuttuğum kitabın adı ‘Şifa Sende’.

     

    Doğan Kitap’tan çıktı.

     

    Son derece ilginç bir kitap.
    Birkaç gecedir elimden bırakamıyorum.
    Yazarı bir hekim, Dr. Erhan Özer.
    Yemedim içmedim gittim buldum onu.

     


    İtiraf ediyorum, etraftan da duymuştum, şarkıcı Nilüfer’in ve bir sürü insanın doktoru.
    “Mutlaka tanış” dediler.
    Kendisi anestezi ve reanimasyon uzmanı.
    İddiası, bütün hastalıkların kaynağının ya zihinsel ya duygusal alanımızda yaşanan çatışmalar olduğu.
    ‘Kaynak’ sadece ‘beden’ değil, haliyle sadece ‘beden’i iyileştirmek de yeterli değil.
    Oysa, günümüz tıbbında çoğunlukla bu yapılıyor.
    İşte Erhan Özer’e göre, “Böyle yaparak sadece ‘semptomları’ yok ediyorlar ama ‘kaynak’ hala orada durmaya devam ediyor.”
    Ona göre ‘sistem’, duygulardan, düşüncelerden ve bedenden oluşuyor.
    Çok uzattım lafı, aslında şunu söylemeye çalışıyor:
    “Siz kansere yakalandıysanız bunun bir sebebi var. Birden bire, kanserli hücre üretmedi bedeniniz. O kanserin sebebi, sizsiniz aslında. Sizin beyniniz, kafanız. Duygularınız ve düşünceleriniz. Kalp hastasıysanız da sebebi sizsiniz. Aklınıza gelen bütün hastalıkların kaynağını kendinizde arayacaksınız.”
    Buyurun buradan okuyun…

     

    Neden hastalanıyoruz?
    - Hastalanıyoruz, çünkü duygusal ve düşünce alanında bir sürü çatışma yaşıyoruz. Ama daha çok duygusal alanda. O duygusal çatışmalar da kişiye göre değişiyor. Benim öfkelendiğime bir başkası, “Buna mı kızdın!” diyebiliyor. Nedeni araştırmaya kalktığımızda karşımıza bilinçaltı çıkıyor. Demek ki, bizi yönlendiren, bilinçaltındaki birikimler, hücresel kayıtlar. Eğer öfkeyle ilgili bir travmamız varsa, çok daha yoğun yaşıyoruz. Ya da üzüntüyle ilgili bir travmamız varsa, iki kat daha fazla üzülebiliyoruz. Yani duygusal çatışmalar, kaynak olarak bütün hastalıklar için bir numaralı veri…
    Pardon, pardon! Kalp krizi ya da kanser gibi somut hastalıklar da dahil mi?
    - Evet hepsinin sebebi duygusal! Kazalar, yaralanmalar, zehirlenmeler hariç.
    Eğer doğru bu söyledikleriniz doğruysa, burçlar gibi hastalıkları kategorize edip, genelleyebiliyorsunuz…
    - Evet aynen öyle. Burç gibi zaten. Mesela hayatınızdaki kişilerle yaşanan çatışmalar, ayrılıklar sağ memede tümör ya da sıkıntıya sebep olurken, anne ve çocukla ilgili dertler sol memeyi etkiliyor.
    Steve Jobs pankreas kanserinden öldü. Sebebi neydi o zaman?
    - Pankreas söz konusu olduğunda, ‘tat alma’yla ilgili bir sorun oluyor. Çünkü pankreas, vücuttaki şeker mekanizmasını yöneten organ. Pankreası etkileyen ne derseniz, obsesyon, takıntı. Bir de büründüğün kimliğin dışına çıkamamak, robot tarzı bir yaşam sürmek…
    Her pankreas kanserinin sebebi bu mudur? Genellemek doğru mudur?
    - Onu da söyleyeyim. Kanser dediğimiz zaman üç şeyin aynı anda ortaya çıkması gerekiyor. 1- Aşırı derecede dramatik olması. 2- Beklenmedik olması. 3- Sizi izolasyona götürmesi, yalnızlığa itmesi. Bu üç şık kanseri meydana getiriyor.
    İnsanlar kanserden ölüp gidiyor, nasıl bir mekanizma işliyor ki bu sonuç ortaya çıkıyor?
    - Duyguların, düşüncelerin yansıdığı organlar var. Mesela dert etmek, takıntı yapmak en çok mide-bağırsak sistemini vuruyor. Şu yüzden: Bir şeylerin üzerine fazla düştüğünüzde organ rezonansa giriyor, frekans bazında. Bize öğretilen tıp, hücreyle başlıyor. Evet, hastalanan hücre ama biz hastalığa hücre bazından bakmayacağız. Atom ve atom altı bazından bakabilirsek, o zaman işin içine duygu ve düşünceler de girebiliyor. Düşüncelerimizi etkileyen duygularımız. Düşünceyle her şeyi yaratabiliyoruz. Hatta, hücrenin atom altı parçacıklarını bozarak hastalık bile yaratabiliyoruz! Dolayısıyla, takıntı ve dert etme, mide ve bağırsak sistemini, öfke ve özellikle de hazmedilmemiş öfke karaciğer ve safra kesesini etkiliyor. Bakın, “Üzüntüden verem oldu” derler ya doğru, üzüntü de en çok akciğerleri ve hava alma sistemini etkiliyor. Korkular, böbreklerimizi ve mesane sistemimizi etkiliyor, endişeler bele vuruyor. Kalp sevgi alanımız…

     

    YEDİ ELEKTROMANYETİK ALAN

    E o zaman kalp krizinin sebebi, sevgisizlik mi?
    - Bizim ruhumuzla bağlantımız kalp. Kalbimizin açık olması gerekiyor. Biz, bu bedene kalple, entegre oluyoruz. O yüzden ‘açık kalpli’ ya da ‘kalbi kapalı’ deyimleri var. Sevgi enerjimiz, bizim yaşam kaynağımız. Bu noktada bir blokaj varsa, yani insan hayal kırıklıklarıyla, kalp kırıklıklarıyla, nefret duygularıyla, hayatında kendi kişiliğini sergileyemiyorsa, kendi rolünü oynayamıyorsa, kalbini kapatıyor. Bu sefer seçici davranıyor, ancak çok güvendiklerine kalbini açıyor, böyle bir durumda kalp beslenemiyor. Bu, daha çok otoriter kişilerde gözleniyor. Mesela kalp krizi, askerlerde daha çok görülüyor. Otorite, hiyerarşi, arzu ettikleri sevgiyi gösterememe sonucunu doğuruyor. Yani ‘sevgi alanı’nı kapattığınız zaman, kalbinizi de kapatıyorsunuz. Kalp kapandığı zaman kalp hastalığı riski doğuyor.
    Klasik tıpçılar, “Bütün bunlar palavra!” demez mi?
    - Diyebilirler, yapabileceğim bir şey yok. Ama biz tıbba, hücre bazından değil, atom altı açısından bakıyoruz. O zaman bu açıklamalar anlam kazanıyor. Vücudumuz, yedi elektromanyetik alandan oluşuyor. Yedi farklı rezonans... 45 hertz’den 100 hertz’e kadar. Her bölümün organları da, o organların etkilendiği duygular da farklı. Etkilendiği renk ve ses de... Kimi ‘do’ frekanslarından rezonansa girerken, kimisi ‘si’den alıyor. Tedaviyi de ona göre yapıyoruz. Yaşanan her duygusal çatışma, vücudun sigorta sistemini alarma geçiriyor. Nasıl ki evde sigorta sistemi var, aşırı yüklenme söz konusu olduğunda kendini korumak için ‘şak’ kapanır, vücudumuzda da aynı sistem işliyor.
    Nasıl yani? ‘Hastalık’, aslında vücudun bizi kurtarmak için verdiği bir alarm mı!

    - Tam isabet! Vücudumuz, elektromanyetik dalgalar, çevre kirlilikleri, yediklerimiz, içtiklerimiz yüzünden sürekli taarruz altında. İçeride çok büyük bir savaş veriyor ve hayati organlarımıza zarar gelmesin diye zaman zaman ‘blokaj’ yapıp, sigortaları kapatıyor. Evrensel sistem, bizim sürekli yaşamamızı istiyor, buna göre programlanmış. Ama bu blokajlar oluşunca da, kalıcı oluyor. İşte ‘kronik ağrı’ların ortaya çıkmasının sebebi de bu. İyileşememe nedeni de o sigortaların açılmaması. Birinin açması gerekiyor…
    O siz mi oluyorsunuz?
    - Evet ben oluyorum! Mesela akupunktur, blokajları açmak için kullanılan yöntemlerden biri. Kullanılan iğne, aslında bir anten, bir alıcı. Ve siz, ilgili noktalara o iğneyi taktığınız zaman, evrensel frekanslarla uyumlu hale getiriyorsunuz. Vücudunuzun içindeki bütün organlar, bütün hücreler, aslında birer alıcı-verici olarak çalışıyor. Aslında vücut, bir ‘hücresel elektrik sistemi’. Bu yüzden de frekans tedavileri gelişiyor.

     

    İÇ HEKİM HER ŞEYİ ONARIYOR

    Ne işe yarıyor bu frekans tedavileri?
    - Bloke edilen sigortaların açılmasına yarıyor. Çünkü o blokajlar, hastalıkların da kaynağı. Bir sürü hastalığa yol açıyor. Blokaj açıldığında ne oluyor? Vücutta enerji akışı başlıyor. İşte iyileşmenin sırrı bu: En büyük tedaviyi, vücudun kendisi sağlıyor. Hücre, kendi kendini onarıyor. Biz buna, ‘iç hekim’ diyoruz ve iç hekim her şeyi orijinal haline getirebiliyor. Yeter ki blokaj olmasın, sigortalar açılsın, enerji balansı sağlansın. Ne var ki, sigortayı açmak da tek başına yeterli değil. Aynı zamanda sigortayı kapatan o nedeni de ortadan kaldırmak gerekiyor. Nedeni ortadan kaldırmazsanız, açıldıktan bir süre sonra tekrar kapanır. İşte o neden de, ‘duygusal çatışma’…
    Peki bu duygusal çatışmaların çözümü için konuşmak, terapi gerekmiyor mu?
    - Hayır. Söz konusu olan bir enerji sistemi. Siz o insanı, evrensel frekanslarla uyumlu hale getirdiğiniz zaman, otomatik olarak gerçekleşiyor. Sadece onu uyarmanız gerek: “Sen şu konularda böyle bir hata yapıyorsun” ya da “Kimseye güvenmiyorsun” ya da “Aşırı öfkelisin o yüzden yapıyorsun” ya da “Kendini sevmiyorsun” gibi. Bunları söylemek zorundayız, çünkü insanın özgür iradesi var. İstemediği taktirde kendini kapatıyor, doktor da içeri girip tamirat yapamıyor.


    Tedavi ettiğiniz kanser hastaları oldu mu?
    - Bir sürü…
    Sonuç aldınız mı?
    - Aldım tabii. Kitabımda da, Kansersiz Yaşam Derneği Başkanı Dida Kaymaz’ın yazısı var. Kanseri karaciğere sıçramıştı. Altı ay ömür biçmişlerdi, şu anda yedinci yılında. Karaciğeri bozan duygusal çatışmayı yok ettiğiniz zaman... Ne demiştik karaciğer kanseri için? Hazmedilmemiş öfkeler, mertebe kaybı... İşte bu korkuları giderirseniz sorun kalmıyor.
    Peki koskoca Steve Jobs sizin yaptığınız tedavilerden habersiz miydi?
    - Bence habersizdi. Bilseydi denerdi. Bu anlattıklarım çok yeni. Tıp Fakültelerinde resmi olarak öğretilmiyor henüz. Benim de bu ‘Şifa Sende’ kitabının yazmamın nedeni bu sistemi tanıtmak…

     

    VÜCUT KENDİNİ ONARABİLEN BİR TASARIM

    Her kanserde etkili olabiliyor musunuz?
    - Hayır. Bazı sınırlamalar var. Terminal (son) dönem olmayacak. Bir de bir frekans alışverişi söz konusu. Hastanın hekimine güvenip, bilinçaltını açması gerek. Artık kendi haline bırakılmış, düşünme kabiliyetini kaybetmiş hastalara bir şey yapamam.
    Peki sizce neden insan ölümsüz olmuyor?
    - O mümkün değil. Yaradan, hücrelerimize ‘telomer’ dediğimiz bir format koymuş. Bir amino asit. Kromozomların uçlarındaki telomerler kum saati gibi geriye doğru akıyor. Yani siz isteseniz de, istemeseniz de bir ömrünüz var. Ama hayat kalitenizi, elektromanyetik frekanslar ve evrensel yasalarla uyumlu hale getirmeniz sayesinde, telomerin aşınması yavaşlıyor. O zaman daha uzun yaşamanız mümkün oluyor.
    Nilüfer’e ne yaptınız?
    - Anlattığım bütün tedavileri uyguluyoruz, blokajlarını açıyoruz.
    Kim sağlıklı, kim hasta?
    - İnsanlar depresyon hapı, kolesterol ilacı, ağrı kesici, tansiyon hapı kullanıyor sonra da, “Sağlıklıyım” diyor. Bu kadar ilaç kullanırken kendinize sağlıklı diyemezsiniz.

     

    YAPAY MUTLULUK HALİ

    Etrafımda bir sürü antidepresan alan var…
    - Ben öyle kafadan antidepresan alınmasına da karşıyım. Biz, ruhumuzu geliştirmek için dünyaya geldik. Yapamadığımız zaman hastalanıyoruz. Antidepresan alanlardaki ‘yapay mutluluk hali’, ruhsal tekamülün durduğunu gösteriyor. İleride, daha da kötü şeylerin habercisi olabilir.
    Vücudun kendi kendini onarabilen bir tasarım olduğunu nereden çıkarıyorsunuz?
    - Elinizi kestiğinizde, yarayı temizler tentürdiyot sürer ve yarayı kapatırsınız, bir hafta sonra bakarsınız iyileşmiştir. Vücut en kötü yaraları bile iyileştiriyor.
    Kitabınızda bir de ‘hücrenin asitlenmesi’nden bahsediyorsunuz. Ne oluyor yani?
    - Artık doğal yaşam formundan çok uzaklaştık. Yediklerimizdeki bir sürü madde, GDO’lu gıdalar, donmuş etler vücudun asidik etkisini arttırıyor.
    N’apacağız peki?
    - Yapılacak şey şu, beslenirken mümkün olduğu kadar asit-baz oranını dengelemek. Mesela tükettiğimiz asitin üç-dört misli bazik gıda yemek. 100 gram et yediyseniz yanında mutlaka 300-400 gram salata olacak. Ben sebze, salata ve tavuk çok yiyorum. Eti çok az yiyorum. Balığı seviyorum. Onun dışında mutlaka Himalaya tuzu kullanıyorum. Normal tuzda sodyum klorür var. Aşırı klorüre yüklendiğimiz zaman böbrekleri yoruyoruz. O olmazsa deniz tuzu, kaya tuzu…
    Bu asitlenme sorununa karşı yapılabilecek bir şey var mı?
    - Sabahları bir bardak suya bir tatlı kaşığı karbonat koyun için. Akşam yatarken de birkaç damla elma sirkesi konmuş bir bardak su içerseniz asitlenme sorununu çözmüş olursunuz. Onun dışındakiler bildiğiniz şeyler: Sağlıklı besleneceğiz. Bol su içeceğiz. Aktif yaşayacağız. Spor yapacağız. Ruhumuzu beslemeyi öğreneceğiz. Korkular sevgiyi yok ediyor, korkuları ve endişelerimizi azaltacağız. Bağımlı olmayacağız, kendimiz olacağız. Hayattan tat almaya bakacağız. Öfke kontrolünü öğreneceğiz. Duygularımız konusunda yalan söylemeyeceğiz, kendimizi iyi hissetmiyorsak, “Ben iyiyim” demeyeceğiz. Çocuklarımızı, “Büyüklerini sayacaksın, küçüklerini seveceksin” diye yetiştirmekten vazgeçeceğiz çünkü o zaman kendilerini sevmeye sıra gelmiyor! Onlara hep, “Sen özelsin, sen değerlisin!” diyeceğiz. Ve değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabulleneceğiz. Sistemin, negatif enerjiyi toprağa bırakabilmesi için bu şart.

     

    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21795000.asp

  • Aycan Aşkım Saroğlu - Sonsuzlukta Bir Mola Yeri

     

    EN BÜYÜK HEKIM İÇİMİZDEDİR...

     

    Dr Erhan Özer,  sevgili doktorum… Bu eylül ayında kendisinin Doğan Kitap’tan “Şifa Sende” adında bir kitabı yayınlandı… Kitap benim için de çok değerliydi, çünkü kitabın proje editörü de bendim. Kitap, tıp aleminin ortasında bomba gibi patladı. Çünkü çok farklı şeyler söylüyordu… Bugüne kadar hekimlerin pek de değinmediği şeyler, bugün Batı Tıbbı’nın bir anlamda insanları aydınlatmadığı konular… Öncelikle Erhan Özer bizim bir ruhumuz olduğunu söylüyordu, hastalıkların oluşumunda duygusal nedenlere değiniyordu, şifanın da bütüncül bir anlayıştan gelmesi gerektiğini anlatıyordu. Hastalığın yalnız bedensel olmadığını, sadece bedensel bir tedavi ile hastalıktan kurtulmanın zor olduğunu, şeker, tansiyon, tiroit, migren gibi kronik hastalıkların kaderimiz olmadığını anlatıyordu. İnsanın beden-zihin-ruh üçlüsünden oluşan bir tasarım olduğunu ve şifaya yaklaşımın da bu tür bütüncül bir tıp anlayışı ile mümkün olacağını anlatıyordu. Hücre altı tıbbından, frekans tıbbından bahsediyordu. Kitap büyük bir ilgi gördü ve tabiri caiz ise Edirne’den Ardahan’a bir çok insan kitabı aldı. Sadece kitabı okuyarak ‘hayatım değişti’ diyenler oldu. Şu an kitap 10. Baskısında… Kitabın sadece bugün değil gelecekte de ışık tutan, tıp alanında devrimci bir nitelik taşıdığı muhakkak. Artık insanların gözünün açılmasının ve bir takım gerçeklerin ortaya çıkmasının zamanı geldi. Dr. Erhan Özer bu işin öncülerinden, yazdığı kitapla bir çığır açtı ve çıktığı her televizyon programında da insanları aydınlatmaya devam ediyor. Hürriyet Gazetesi’nden Ayşe Arman Şifa Sende vesilesiyle Dr Erhan Özer’le http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21795000.asp  bir röportaj yayınlandı. Röportaj yayınlanır yayınlanma büyük yankı uyandırdı. Ancak daha sonra Ortodoks tıbbın savunucuları Erhan beyin tezlerine karşı çıkıp onun insanları uyarmaya ve uyandırmaya çalıştığı konularla ilgili olur olmaz sözlerle suyu bulandırmaya çalıştılar. Oysa güneş balçıkla sıvanmazdı ve sıvanmadı da. Ayşe Arman o röportajdan sonra kendisine gelen bazı mesajlara da köşe yazısında yer verdi: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21840461.asp  … Bir hasta MS hastası annesinin bilerek mi hasta olduğunu soruyor, minicik bir bebeğin ne gibi duygu ve düşünceler geliştirerek lösemi olabileceğini soruyordu…  Dr Erhan Özer’in bunlara bir yanıtı vardı, o çok başka bir şey anlatmak istiyordu…. Çok meşgul olduğu halde, Erhan Özer’den benimle kısa bir röportaj yapmasını istedim. Sağolsun yanıt verdi. Kısaca bazı konuları aydınlattı….Bu röportajın da önemli bir ışık olacağına inanıyorum…

    Aycan Aşkım Saroğlu

     Çok eleştiri aldınız, hastalıkların sebebi sizsiniz dediğiniz için, gerçekten hastalıkların sebebi biz miyiz?

     

    Yaralanmalar, zehirlenmeler, kazalar, zararlı ışınlara maruz kalma dışındaki hastalık sebeplerini biz yaratıyoruz evet. Bunların başında;  Hareketsizlik

    Beslenme problemleri ( Asidik ve rafine beslenme vs…) Duygusal çatışmalar ve negatif düşünceler  geliyor bana göre.

     

    Her üç durumda da bu durumu yaratan  gerçekten biziz. Özellikle dikkat etmemiz gereken alan ise düşüncelerimiz. Düşüncelerimizle her şeyi oluşturabiliriz. İnsan olarak özgür düşünme yeteneğine sahibiz. Ancak huzurlu ve sağlıklı olmamız, evrensel yasalara ve frekanslara uymamıza bağlı. Dünyaya geliş amacımızın özünde, düşüncelerimizi pozitif sevgi frekansında kullanabilmeyi öğrenmek yatıyor.

    Çünkü biz düşüncelerimizle frekanslar yani titreşimler, dalga boyları oluşturup etrafımızda oluşan diğer dalga boyları ile sürekli etkileşim haline giriyoruz.

    Bu açıdan bakıldığında  aslında hayat bir aynadır. Tasavvuf inancında olduğu gibi… Hayat ayna olduğu için aşmamız gereken problemlerimizle etkileşime girerek öğreniyoruz. Duygularımız ise düşüncelerimizin asıl yönlendiricisi. Duygularımızı kontrol edemezsek düşüncelerimiz bize zarar veren ışınlar haline gelir. Huzurlu ve sağlıklı olabilmemiz, duygularımızı kontrol edebilmekten geçer. Şifa Sende adlı kitabımda bunları ayrıntılı bir biçimde anlatıyorum.

     

    Hakikaten şifa da bizde mi peki?

     

    İnsan denilen tasarım harikasının bedensel yapısı çok gelişmiş bir  donanıma   sahip. Bağışıklık sistemi bugün modern tıbbın bile çözemediği bilinmezlerle dolu bir alan… Ancak emin olun, onun işleyişi kusursuz. Sistem kendi kendini onarabilme yeteneğine sahip.   En büyük hekim içimizdeki hekim çünkü.   Ancak bu sistemin iyi çalışması bazı şartlara bağlı. En önemli şart ise korku yaşamamak, duygusal çatışmalarımızla vedalaşmak ve  sükunet ( parasempatik yani dingin faz ) içinde olmak.  Doğadaki tüm canlılar hastalandıkları zaman beslenmeyi keserek hareketsiz bir kenara çekilirler. Hastalandığımızı hissettiğimiz zaman aslında sistem onarım fazındadır. Bu dönemde destekleyici tedaviler uygulanabilir. Ancak ilaçlar ömür boyunca kullanacağımız araçlar değildir. Hastalığın ana kaynağı mutlaka araştırılıp ortadan kaldırılmalıdır. Bizi sempatik yani uyarım fazına sürükleyen duygusal çatışmalarımız yok edilmeli. Aksi takdirde kronikleşme sürecine girmekten kurtulamayız.

     

    Bugün modern tıp neden insanı hala ruh beden zihin olarak kabul edip, üçlü bir tedavi uygulamıyor?

    Modern Tıp ne yazık ki en küçük birim olarak hala hücreyi kabul ediyor. Bugün hala modern tıpta ‘gördüğüme inanırım’ mantığı ve Newton kanunları esas alınır. Bu bakış açısı altında teşhis ve tedaviler ancak hastalığı bedensel bazda tedavi etmeyi düşünüyor. Oysa insan üçlü bir bütünden oluşur: Ruh, zihin ve beden!

    Hücreyi büyütün moleküllerle karşılaşırız. Molekülü büyütün atom alanı çıkar karşımıza. Şimdilerde atomaltı alanı ( Higgs bozonu) bilimsel bir alan olarak hayatımıza geçmiştir. Yani duygularımız ve düşüncelerimiz, hücre altındaki o enerjisel alanla doğrudan alanla iletişim halindedir. Düşüncelerimizle her şeyi oluşturabilme yeteneğimiz buradan kaynaklanıyor.  Modern tıbbın duygu ve düşüncelere gerekli önemi vermemesi sonucunda bugün kronik hastalıklar, depresyon ve kanser hastaları çığ gibi arttı. İnsanların ömrü uzamış olsa bile yaşam kalitesi bozuldu. Milyonlarca dolar kayıp söz konusu. Modern Tıbbın bu açığını alternatif tedavi yöntemleri kapatmaya çalışıyor. Ancak bu alan çoğu hekim dışı şifacılardan oluştuğu için istikrar sağlanamıyor. Diğer taraftan hekim hasta arasındaki güven ilişkisi gün geçtikçe kan kaybediyor. Oysa hekim hasta ilişkisi çok önemli. Bunu kitabımda ayrıntılı bir biçimde anlattım. Daha hasta muayenehane kapısından girer girmez başlar tedavi. Babam Dr Ferit Özer’den öğrendim. O hasta geldiğinde muayene ettikten sonra hastanın sırtını sıvazlar, ‘merak etme iyi olacaksın’ derdi, bu bile iyileşmeyi başlatır. Bu hasta ile hekim arasında büyük bir güven oluşturur. Ne yazık ki bugün bu yaklaşıma da çok az rastlayabilmekteyiz.

     

     

    Şifa Sende’ye nasıl tepkiler aldınız? Olumsuz tepkiler de aldınız mı?

     

    Aldım elbette. Dünya yaşamında iki tür güç vardır. Negatif ve pozitif. Negatif güçlerin etki alanından kurtulmak için evrensel yasalara inanmamız ve güvenmemiz gerekiyor. Kokularımızla yüzleşmek ve kendimiz olmak ve öfkelerimizi kontrol etmeyi başarmamız mutlaka gerekli. Ruh, zihin ve beden bütünlüğü bu şartlara bağlı. İnsanı sadece beden olarak görmek ve ‘gördüğüme inanırım’ mantığı içinde yaşamak,  gösterilen tepkilerin ana kaynağı. Oysa düşüncelerimizle bir takım ‘nörotransmitterler’ (sinir hücreleri kanalıyla iletişim) sayesinde bedenimizde biyokimyasal işlemlere sebep olduğumuz bilimsel bir gerçek. Çağımız artık her şeye kuantum seviyesinden bakabilmeyi sağlıyor. Modern Tıbbın da artık bu seviyeden bakması zorunludur.

     

    MS ve ALS hastaları da iyileşebilir…

     

    Ayşe Arman’ın röportajından sonra bir okur lösemi hastası bir çocuğu örnek vermişti, bir de annesinin MS hastası olduğunu söyleyerek, madem hastalığın sebebi biziz, annem isteyerek mi hasta oldu demişti…

     

    Ayşe Arman’ın röportajı ne yazık ki yanlış anlaşılmalara neden oldu. Öncelikle belirtmek isterim ki hiç kimse kendisine bile bile zarar vermez. Hipokrat’ı analım; “İyileşemeyecek hastalık yoktur, iyileşemeyecek hasta vardır” der üstat.  Hipokrat bu söyleminde önemli bir gerçeği vurgular. Düşüncelerimizin önemine değinir. Bilinçaltımızın bir tek kapısı vardır. Kişi bu kapıyı ancak güvendiği kişilere açar. İyileşebilmenin yegane şartı budur. Köşe yazısında iki olgudan bahsediliyordu. Birincisi MS ve ALS hastaları üzerineydi.

    MS ve ALS gibi hastalıklara yakalanan kişilerin bilinçaltındaki yatan duygu korkudur. Doğadaki canlılar korku  yaratan tehlikeli ortamlarda hareketsiz kalmayı tercih ederler. Bu bir doğa kanunudur. ALS ve MS hastaları da hayata yetişememe veya tutunamama hallerinde yaşadıkları korku nedeniyle bilinçaltlarındaki duygu nedeniyle hareketsiz kalmayı seçerler. Elbette bunu bilinçle yapmazlar. Kaslarımıza gönderdiğimiz bu emir sebebiyle geçici bir felç haline sokabilmekteyiz kendimizi. Bu ortamın uzun süre devam etmesi, sinirlerde ve sinir kas kavşağında kalıcı hasarlara yol açabilir.

    Diğer konu ise  küçük bir bebeğin hangi duygu nedeniyle, lösemi tarzı bir hastalığa yakanlandığını sorguluyordu. Kitabımda çocukların çevresel frekanslardan özellikle anne ve babadan nasıl etkilendiğini ayrıntılı bir biçimde anlattım. Yaydığımız frekanslar çevremizdeki çiçekleri bile etkilemektedir. Çiçekler bile olumsuz bir ev ortamında solabilmektedir. Mozart dinleyerek seralardaki üretimin arttığı, ineklerin daha çok süt verdiği hepimiz tarafından bilinmektedir. Çocuk daha anne karnındayken annenin duygu ve düşüncelerinden doğrudan etkilenir. Annenin sevgisi ve güveni çocuk için çok önemlidir. Çocuk sağlığını olumsuz etkileyen en önemli olgu budur. Bilinçaltındaki bu korkular giderildiğinde her iki hastalık için de ciddi iyileşmeler söz konusu olur.

    (Ruh-Beden-Zihin bütünlüğü için yardımcı sembol. Bu sembolün enerjisini 3 dakika bakarak etkileştirebilirsiniz. Yine bu sembolü bir bardak suyun altına koyarak 15 dakika tutup, suyu bu enerjiyle yükleyebilir ve daha sonra bu enerjiden faydalanabilirsiniz)

     

     

    Kitabın arkasında semboller ve şifa kartları var… Bunlar ne işe yarıyor? Nasıl kullanabiliriz?

     

    Semboller evrenin haberleşme şeklidir. Biz evrene ve evrensel frekanslara bağlıyız ve bu bağ koptuğu zaman hastalıklar da sinyal vermeye başlar. Sembollerin frekansı sistemimizi doğrudan etkileme gücüne sahip. Evrensel frekansların bizi etkilemesi bu şekilde gerçekleşir. Bu nedenle semboller iyileştirici güç olarak da kullanılabilir. Etkileşime girdiğimiz semboller sayesinde kendi elektromanyetik alanımızdaki ‘regülasyon blokajlarından’  kurtulabilme şansına sahibiz. Böylece vücudun kendi kendini onarım sistemi tekrar devreye girerek hastalıklardan kurtulabilmekteyiz.

     

    Son olarak bir mesajınız var mı?

    Hasta olmak istemiyorsak ve huzur içinde yaşamak istiyorsak dikkat etmemiz gereken en önemli hususlar şunlardır;

    A: Sağlıklı beslenmek ( Bak : Şifa Sende)

    B: Spor

    C: Duygu ve düşüncelerimizi evrensel frekanslara ve yasalara uyumlamak ve  hastalığa yakalandıktan sonra değil, oluşmadan önlemini almak.

     

    http://www.soulsofthemoon.com/post/40283598291/en-buyuk-hekim-icimizdedir

     

  • Tuğçe Tekmen - Womenshealth

     

    Vücuda zarar veren her şey bilgisayarla tespit ediliyor. Bu bizi sıkan duygu ve düşünceler de olabilir yediğimiz yiyecekler de…

     

    Yeniçağın tıbbı olarak da tanımlayabileceğim Biore-sonans yöntemiyle 250’den fazla gıda ve katkı maddesinin kişinin bedeniyle uyumuna bakılıyor. Burada önemli olan sindirilemeyen yiyecekler. Eğer vücut işlemden geçirmeye çalıştığı yiyeceği en son haline getirmeyi başaramıyorsa, o zaman bu sindirilemeyen besin bedende yağa veya toksine dönüşüyor. Peki, hangi besinler senin için gerekli ve hangilerine karşı tolerans gösteremiyorsun? İnsan bedenindeki enzim ve hormon dengelerinin farklılıkları yüzünden, yiyecekler bedene alındıktan sonra kişiden kişiye farklılık gösterir. Kendi adına besinlerin bedenine etkisini tespit etmek istiyorsan bir Gıda İntolerans Testi yaptırmanın faydası var.

    Eğer sevdiğin yiyeceklerden kopmak zor geliyor, farklı farklı diyetler deneyip hâlâ kilo kaybedemiyor veya diyetin bittikten hemen sonra eski kilolarını geri almaya başlıyorsan, işe en baştan başlamanın faydası var. Yukarıda bahsettiğim testle işe başlayarak, önce kendi bedenini tanıyabilirsin. Sonrasında doktorun belirttiği süre boyunca bu besinleri almamak suretiyle sindirim organları, karaciğer, böbrekler ve lenfatik sistemi aşırı yükten kurtararak kalıcı ve sağlıklı zayıflamanın temelini atmış olursun. Ayrıca bazik bir beslenme programı geliştirmek vücudu asidik ortamdan kurtararak gereksiz vitamin ve mineral kayıplarından da uzak durmuş olursun.

    Şimdi bütün bunlar yine bir yığın kısıtlayıcı görev gibi görünebilir. Yani “Yine istediklerimi yiyemeyeceksem ne anlamı var?” diye düşünüyor olabilirsin. Bunun için burada bioresonansı biraz tanıtmak istiyorum.

    Almanya, Avusturya, İngiltere, İsviçre, Kanada ve daha birçok ülkede kullanılan sistem Türkiye’de de Uzm. Dr. Erhan Özer tarafından uygulanan teknik, vücudun manyetik alanıyla, yani enerji sistemiyle çalışıyor. Bioresonansın amacı organları rahatlatıp, vücudu enerjiyi bozan frekanslardan kurtarmaktır. Normal bir diyette kilo versen bile dikkat etmediğin takdirde daha sonra bu kiloları geri alma ihtimalin yüksektir. Çünkü kilo almanın bilinçaltındaki gerçek sebebini daha ortadan kaldırmış değilsindir. Daha çok bedeninin sesini susturup, ihtiyaçlarını dinlemeden, üzerine bir örtü ötmüşsündür. Şöyle de açıklanabilir: Duygu ve düşüncelerdeki bozukluklar, genetik ve çevresel kötü etkenler bedeninin manyetik alanında kirlilik yaratır. Aynı şekilde daha önceden hücrelerde birikmiş toksinler de vücudunun yüklendiğin bölgelerinde blokajlar meydana getirir. Bedenin bir bölümünde oluşan bozukluk diğer bütün bölgeleri de etkiler. Yani kendini sürekli yorgun ve mutsuz hissediyorsan bu vücudunun enerji alanındaki bir tıkanıklıktan kaynaklanıyor anlamına gelir. Oraya enerji gitmemektedir. İnsanların geneli kendi içlerindeki enerjiyi düzgün döndüremediklerinde dışarıya yönelir. Bu da tabii ki ilk olarak yiyeceklerden alınan enerjidir. (Daha sonra bu, ilişkilere de yansır.)

    Bioresonans yöntemiyle vücuda kötü etkisi olan maddeler bilgisayar ile belirleniyor. Yüzlerce besinin (ayrıca takılar –altın, gümüş vb.-, çevresel faktörler – polen, kedi kılı, temizlik ürünleri-, kullanılan ilaçlar…) frekansı bedenin o besine verdiği tepkiyle karşılaştırılıyor. Bu ölçüm yapıldıktan sonra danışana çok detaylı bir döküm veriliyor. Yani artık kendi içini tanır hale gelmiş oluyor. Örnek vermek gerekirse, sağlığını düşündüğü için şeker ve yağ kullanmayan bir insanın testinin sonucunda kerevizden veya süt ürünlerinden uzak durması gerektiği çıkabilir. Hiç tahmin etmediği bir besin aslında bedenine zarar veriyor olabilir. Zarar da tabii ki kilo şeklinde oluyor.

    Bioresonans tedavisinde kişinin vücudundaki olumsuz frekanslar tespit edilip, daha sonra bedeni arındırılarak, olması gerektiği hale getirilir. Dolayısıyla hem var olan rahatsızlıklar giderilir hem de gelecekte oluşabilecek sıkıntıların da önüne geçilmiş olunur.

    Karın bölgesindeki üçüncü çakranın bulunduğu bölge (Dr. Özer’in tanımıyla ikinci beyin) bedenin dışarıyla ve içeriyle en fazla enerji alışverişinin olduğu alandır. Enerji kayıplarının oluştuğu ve zararlı frekansların bedene girdiği ve tedavi sırasında kullanılan alan da burasıdır.

    Bağlanan cihaz tespit edilmiş olan alanlardaki zararlı frekansları uzaklaştırıp yerine ihtiyacımız olan frekansları yolladıktan sonra seans tamamlanır. Özer, ortalama 6 ile 12 arası seans öneriyor ve bu süreçten sonra teşhis edilmiş bölgelerde bir daha sıkıntı olmayacağını ekliyor.

    Şimdi tekrardan kilo ve beslenme konusuna geri dönersek, bedenin enerji alanı düzenlendikten ve organlar sağlıklı şekilde işlevlerini yerine getirmeye başladıktan sonra (ne dışarıya kaçak vererek, ne de bedene ait olmayan bir enerji kaynağından beslenme ihtiyacı duymak gibi), insan hem psikolojik hem de bedenen değişime uğramış oluyor. Enerji alanları ve bilinçaltı toparlandığı takdirde insan otomatik olarak kendine de zarar verici harekette bulunmuyor. Beden ve beyin iletişimi sağlandığında neyin olumlu neyin olumsuz olduğunu anlamak da daha kolay oluyor. Ayrıca senelerdir üzerimizde olan ve belki de artık kendimiz zannettiğimiz bağımlılıklardan da arınmış olmak insanı yepyeni ve canlı bir hale getiriyor. Kısaca uygulama sürecinden geçmiş bir insan olarak eskiden kızdığın şeylere gülmeye başlıyorsun diyebilirim.

    Yukarıda anlatılan duygularla organların arasındaki ilişkinin ne durumda olduğunu öğrenmen, sağlıklı ve kalıcı zayıflama açısından senin hanene artı puan olarak yansıyacaktır. Dr. Özer’in kullandığı yöntemleri biosenseistanbul.com, agritedavimerkezi.com, biosense-tr.com adreslerinde bulabilirsin.

    Duygulu organların sana ne yemen gerektiğini söylüyor?

    Pankreas, mide, bağırsak sistemi
    Takıntı, elinde olmadan birçok şeyi dert etmek, başaramama korkusu, gelecek endişesi.
    Şeker isteği. Pankreas sürekli ensülin salgıladığından kan şekeri düşüyor.

    Karaciğer (detoks organın) ve safra kesesi
    Öfke, kin, haksızlığa uğramışlık hissi, değersiz hissetme, “hayır” diyememe, suçluluk duygusu.
    Ekşi yiyecekler. Toksinler birikiyor. Hiçbir şey yemesen bile kilo veremiyorsun.

    Böbrek
    İçsel korkular (ölüm gibi), değişikliğe açık olmamak.
    Sürekli tuz ihtiyacı. Tuz vücutta su tuttuğu için ödem oluşturuyor ve kiloya neden oluyor.
    Akciğer, kalın bağırsak, cİlt, bağışıklık sistemi. Ayrıca alerji ve nezle, grip gibi hastalıkların sebebi.
    Üzüntüden verem olmak deyimi (akciğerin problemi olduğu için) bu tip insanlar için kullanılır mesela. Ayrıca yalnızlık korkusu, bağımlılıklar. Bu tip insanlar kendini toplum dışı göstermeyi tercih eder (tattoo ve piercing olayları) çünkü sahip olduklarını kaybetmek en büyük korkularıdır. Yakın ilişkide bulundukları bir arkadaşı varsa büyük bir bağımlılık geliştirirler.
    Baharatlar. Her yemekte keskin tatlar aramak.

     

    http://www.womenshealth.com.tr/herkesin-diyeti-kendine/

     

  • Okuryazar TV

     

    “İyileşmeyecek hastalık yok, iyileşmeyecek hasta vardır.”

     

    Dr. Erhan Özer, bir tıp doktoru, anestezi uzmanı… Ama kolay kolay bir doktordan duyamayacağımız tezlerde bulunuyor ve “İyileşmeyecek hastalık yoktur” diyor. Aşırı takıntı diyabete, dışa vuramadığımız öfke kansere mi neden oluyor? Kanser değil, kanserle birlikte gelen korku mu öldürücü olan? Dr. Erhan Özer, sağlık söylemine bakışınızı değiştirebilecek kitabını ve hastalıklarımızın asıl nedeninin “duygusal çıkmazlarımız” olduğu yönündeki tezlerini anlatıyor.

    Tıp eğitimi almış ve uzmanlığını anestezi üzerine yapmış bir hekimsiniz. Yazdığınız kitapla hastalıklara ve tedavi yöntemlerine farklı bir bakış açısı getiriyorsunuz. Sizi bu konuda çalışmaya iten ne oldu?
    Kronik hastalıklar benim böyle bir konuya eğilmemin en önemli sebebidir. Altı ay süresince her türlü tedaviye rağmen hastalığın iyileşmemesi durumuna kronik denilir.

    Son zamanlarda medyada yer alan doktorlara şiddet haberleri… Siz de kitabınızda doktor olan babanızın hastalarla olan ilişkisinden bahsediyorsunuz. Nedir o zaman ile bu zaman arasındaki fark? Ya da nedir bu şiddet olaylarının arkasında yatan nedenler sizce?
    Eski hekimler hastaların duygularıyla daha çok ilgilenir, ilk yaklaşımda “Merak etme iyi olacaksın” diyerek ilk doz şifayı başlatırdı. Mekanik bir hasta-doktor ilişkisi yoktu. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte mekanikleşme başladı. Branşlaşmalar çok arttı. İnsanların bir ruhu olduğu unutuldu. Sağlık sistemindeki problemlerin hasta-doktor ilişkisine dayatılması ise diğer önemli bir sorun. Saldırganlıkların sebebi bence budur.

    Kitabınızın ismi Şifa Sende. Nedir “şifa sende”yle açıklamak istediğiniz şey? Herkes kendi derdinin dermanı olabilir mi?
    Vücudumuzun içinde büyük bir şifa gücü vardır. Sürekli yeni hücreler oluşuyor ve bozuk olan her şey vücudun kendisi tarafından tamir ediliyor. Bağışıklık sistemi daha bugün bile tam olarak çözülemedi, ancak dış saldırılara karşı en güçlü silah. Hippokrates hekimlere şöyle seslenmiştir: “İyileşmeyecek hastalık yok, iyileşmeyecek hasta vardır. Öncelikle hedefiniz vücudun kendi kendini tedavi edebilme yeteneğini tekrar kazandırmak olmalıdır.” Dış hekim yani bizler iç hekime yardımcı olmalıdır. Özetle asıl şifa içimizdedir!

     

    Üşütürüz hasta oluruz, vücudumuzu fazla yorarız hasta oluruz. Siz nasıl açıklıyorsunuz? Neden hastalanıyoruz?
    Hastalıklardan korunmamızı sağlayan en önemli faktör bağışıklık sistemidir. Bağışıklık sistemini zorladığımız veya sempatik aktivasyon nedeniyle ikinci plana attığımız zaman koruma zayıflar. Duygusal çatışmalar, stres, kimyasallar, manyetik kirlilikler, asitlenme ve hareketsizlik vb. bağışıklık sistemini olumsuz yönde etkileyen en önemli nedenlerdir.

    “İyileşmeyecek hastalık yoktur” diyorsunuz. Her gün birçok insan hastalıktan, tedavinin iyi gitmemesi ya da sonuç vermemesinden dolayı hayatını kaybediyor. Nasıl oluyor bu dediğiniz?
    Hastalıkların temel kaynağı bulunup ortadan kaldırılmamaktadır. Örneğin mide şikâyetiyle gelen bir hastaya her türlü tetkikten sonra ülser teşhisi konuldu diyelim. Günümüz modern tıbbında genel olarak doğrudan ilaçlarla tedaviye başlanılır. Oysa ülserin oluş nedeni aşırı dert etmek, stres veya asidik beslenmedir. Bu nedenler ortadan kaldırıldığında ülser kendiliğinden iyileşme şansını bulurken bir daha kolay kolay oluşmaz. Oysa ilaç tedavisinde ülser iyileşme belirtileri gösterse de tekrar oluşma riski bir hayli fazladır. Çünkü hastalığın temel kaynağı olan duygusal çatışmalar ortadan kaldırılmamıştır. Ülser neden oluşuyor veya kanserin asıl sebebi nedir araştırılmıyor. Böyle olunca kaynak ortadan kalkmıyor. Sonuçta hastalığın tedavisi iyi gitmiyor denilerek kronikleşme meydana geliyor ya da kanser olgularında olduğu gibi hasta kaybediliyor. Oysa ana kaynaklar ortadan kaldırıldığında iyileşmeyecek hastalık yoktur. En büyük şifacı vücudun kendisidir.

    “Kazalar, zehirlenmeler, yaralanmalar dışındaki tüm hastalıkların gerçek nedeni ‘duygusal çatışmalardır’ ” diyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz. Ne tür duygusal çatışmalar yaşıyoruz ve hastalanmamıza neden oluyor?
    Vücudumuz sahip olduğu otonom sinir sistemi sayesinde kendi kendini yönetebilmektedir. Örneğin karanlıkta gözbebekleri büyürken ışık da küçülür. Bu duruma müdahale edemeyiz. Bunun gibi binlerce faaliyet otomatik olarak çalışır. İnsanların diğer canlılardan farkı özgür düşünme yeteneğine sahip olmasıdır. Bu güç olumsuz kullanıldığında hastalık oluşabilmektedir. Duygularımız düşüncelerimizin navigasyonudur. Duygusal çatışmalar negatif düşüncelere yol açmaktadır. Örneğin hazmedilmeyen öfke insanlara ait bir duygudur. Sonuçta etkilenen organlar hazım organlarıdır. Kalınbağırsaklar ve karaciğer ana hedef organlardır. Makam kaybetme, yalnız kalma, açlık çekme, değersizlik, ölüm ve hastalanma korkusu, yakınını kaybetme, endişe, cinsel problemler yaşayabileceğimiz duygusal çatışmalardan bazıları.

    Peki bu duygusal çatışmaların önüne nasıl geçeceğiz, neler yapmamız gerekiyor?
    Öncelikle bu mekanizmanın farkındalığı içinde olmalıyız. Hayat bir aynadır. Yaşadığımız duygusal çatışmalar öğrenmemiz gereken yaşam öğretileridir. Düşünce gücümüzü sevgi frekansında kullanmayı öğreniyoruz. Örneğin sürekli öfkelendirecek olaylarla karşılaşıyorsak öğrenmemiz gereken temel ders öfke kontrolüdür. Yaşam sınavı da diyebiliriz buna. Dünyaya geliş amacımız da budur esasında.

     

    Çağımızın hastalığı kanserin nedenini sadece duygusal çatışmalarla açıklamak doğru mu?
    Sağlıklı insanlarda da gün içinde kanser hücreleri oluşmaktadır. Bağışıklık sistemimiz sağlıklı çalıştığında bu hücreler kolaylıkla etkisiz hale gelmektedir. Anormal hücrelerin çoğalmaya başlaması bağışıklık sisteminin devre dışı kalmasından kaynaklanır. Zehirlenme, asitlenme ve zararlı ışınlara maruz kalma dışındaki ana neden duygusal çatışmalardır. Bu durumun temelinde üç faktör vardır:

    1. Duygusal çatışmanın dramatik oluşu.

    2. Ani ve beklenmedik oluşu.

    3. Kişiyi izolasyona yani yalnızlığa sürüklemesi.

    Böyle bir durumda “savaş veya kaç” moduna giren hastada sempatik sistem aktive olarak bağışıklık sistemi ikinci plana itilmektedir. İlave olan duygusal çatışmalar ise metastazlara neden olabilmektedir. Duygusal çatışmanın süresi ve şiddeti ise kanser hücresinin agresifliğini tayin eder. Diğer nedenler sekonder predispozanlardır.

    Kanseri tetikleyen duygusal çatışmalar nelerdir? Her kanser türü için farklı bir duygusal çatışma mı söz konusu?
    Evet. Her duygunun belirli bir frekansı vardır. Rezonans yasası esastır. Bu durumda her duygu farklı bir kanser türüne zemin hazırlamaktadır. Duygusal çatışmanın frekansı beynimizdeki ilgili organın yönetildiği alanla rezonansa girer. Sonuçta beyin, organ ve psikoloji aynı anda bozulur. Örneğin ölüm korkusu, boğulma korkusu veya üzüntü akciğerlerimizle rezonansa girer. Unutmamamız gereken en önemli husus olaylar karşısındaki algılama kapasitemizdir. Kiminin öfkelendiği bir olaya başkası buna mı kızdın diyebilir. Bilinçaltımız hepimizde farklı kayıtlarla doludur. Örneğin işinden kovulan bir çalışan, aç kalma duygusal çatışmasına giriyorsa karaciğer etkilenirken, değer kaybı yaşadığında kemikler rezonansa girer. Hazmedemediği öfke ise kalınbağırsakları etkiler vb…

    Kanser hastaları çok uzun tedaviler, kemoterapiler sonucunda belki de sağlıklarına kavuşabiliyor. Siz nasıl bir tedavi süreci geçiriyorsunuz hastalarınızla?
    Kanser tedavisinde en önemli konu kanser hücresinin agresiflik derecesidir. Bu nedenle tek bir tedavi yaklaşımı yeterli değildir. Şifa için asıl önemli olan hastanın sempatik fazda değil, parasempatik fazda olmasıdır. Bu nedenle korkmamalı ve kendini güvende hissetmelidir. Hekimine güvenmelidir. Sadece operasyon, kemoterapi, radyoterapi yeterli değildir. Kanser hücrelerinin yüzde 98’i bu yöntemlerle yok edilse bile, ana kaynak duruyorsa kalan yüzde 2’si bile yeniden oluşum için yeterlidir. Tedavi sonrası metastaz veya reaktivasyon yaşayan hastaların güven kaybı nedeniyle süratle hayatlarını kaybettikleri sık görülmektedir. Alternatif tedaviler de tek başına yeterli değildir (bitkiler, homeopatikler vb.). Hastalıktan tamamen kurtulmak için hastanın yaşam stili tamamen değişmelidir. Duygusal çatışmaları bulunup etkisiz hale getirilmeli, bazik beslenmeye geçilmeli ve hareket teşvik edilmelidir. Ancak böyle kanser hücreleri tamamen yok olur. Özetle hastanın kendi kendini onarım sistemi süratle tam olarak devreye sokulmalıdır.

    Kendini, insanları seven, hayatla barışık olan bir insan hiç hasta olmaz mı?
    Şöyle diyelim: Duygusal çatışmalarını kontrol edebilen, sağlıklı ve bazik beslenen, düzenli spor yapan bir insanın hastalanması çok zordur. Kazalar, yaralanmalar, zehirlenmeler ve zararlı ışınlara maruz kalma dışında hastalanmak için neden kalmaz.

    Peki hangi duygusal çatışma vücudumuzun hangi bölgesini etkiliyor, hastalanmasına neden oluyor?
    Bu başlı başına bir kitap konusudur. Çok kaba olarak öfke karaciğeri, üzüntü akciğerleri, takıntı mide-bağırsak sistemini, korku böbrekleri ve sevgi problemleri kalbi etkiler.

    Siz ağrı tedavisi alanında da çalışmalar yapıyorsunuz. Peki ağrılarımızın nedenleri neler? Ne tür duygusal çatışmalar var altında?
    Ağrı bir sinyaldir. Hücrenin enerji kaybına uğradığının bildirimidir. Asıl önemli olan ağrı kaynağını yok etmektir, ağrıkesici kullanmak değil. Acil durumlarda veya operasyon sonrasında kullanılmalıdır. Kronik ağrılarda hastalar ömür boyu ağrıkesicilere mahkûm edilmektedir. Bu durumu şuna benzetebiliriz: Arabayla giderken yağ lambanız yanıyor ancak siz üstüne sakız yapıştırıyorsunuz. Ağrı eşiği kişinin hayatı veya olayları algılama şekline göre değişmektedir.

    Genelde doktorlar ilaçla tedaviye yönelirler. Siz ise ilaçları da çok önermiyorsunuz. Meslektaşlarınızdan tepki alıyor musunuz açıklamalarınızla?
    Unutmayalım ki konumuz kronik ağrılar ve hastalıklar. Eğer ilaçlar faydalı olsaydı ağrılar kesilirdi. Aşırı ilaç kullanımı ise organizmaya ek yük bindirmektedir. Bazı durumlarda ağrıkesiciler bile ağrıyı uyaran hale gelebilir. Önemli olan kaynağı yok etmektir. Meslektaşlarım zaten bu tür hastalardan bunalmaktadır. Düşünün her şeyi yapıyorsunuz, ağrı geçmiyor. Bu nedenle meslektaşlarım tam aksine takdir ve teşekkürlerini bildirmektedir.

     

    Büyük şehirlerde yaşayan insanların, özellikle de İstanbul’da yaşayan bizlerin hastalanmaması çok zor o zaman? Her an trafik, kalabalık gibi dış etkenlerden olumsuz yönde etkileniyoruz çünkü.
    İstanbul çok özel bir şehir. Her türlü duyguyu harekete geçiren ve duygusal çatışmalar girmemize neden olabilecek bir şehir. Bu nedenle, haklı olarak bu soruyu soruyorsunuz. Ancak unutmamalıyız ki biz ruhumuzu tekâmül ettirmek için dünyaya geldik. Bu açıdan bakıldığında rezonansa girebileceğimiz her türlü frekansla karşılaşabilmekteyiz İstanbul’da. Özetle tam bir tekâmül şehri…

    Kronik hastalıkların temelinde gerçekten öfke, üzüntü gibi olumsuz duygular beslememiz mi yatıyor? Bu duygular vücudumuzu nasıl etkiliyor?
    Hastalıkların kronikleşmesinde başlıca üç etken vardır:

    1. Dünyaya geliş amacımızı hatırlatan olaylar karşısında bir türlü dersimizi alamamak. Aynı travmaları farklı olgular veya kişilerle tekrar tekrar yaşamak zorunda kalmak.

    2. Yaşam süresince unutamadığımız bir ruhsal travmanın sürekli hatırlanmak zorunda kalınması. Örneğin sevgilinizden ayrılırken masada mevcut kesik kırmızı bir karpuz, fotoğraflandığında ne zaman kırmızı kesik bir karpuz görseniz ayrılık anındaki duyguları yaşarsınız.

    3. Sürekli antibiyotik ve kimyasal ilaçların tüketilmesi.

    Ruh, beden ve zihin üzerinde uyguladığınız frekans tedavisi nasıl bir yöntem?
    Maddenin en küçük birimi Tanrı parçacığı veya Higgs bozonu olarak adlandırılmaktadır. Gördüğümüz her şey bundan oluşur. Maddeler arasındaki farkı frekanslar belirler. Rezonans yasası gereği farklı maddelerin frekanslarındaki genleşmeden bahsedilir. Örneğin piyanonun “la” tuşuna vurduğunuzda çıkan ses, aynı odadaki bir gitarın “la” telini titretir. Bu olaya rezonans denir. İkizler arasında veya anne-bebek arasında da rezonans mevcuttur. Günümüzde radyestezi bilimi altında rezonans yasası tedavide kullanılmaktadır. Buna göre bilinçaltımızda bizi rahatsız eden duygusal bir kaydın frekansı, rezonansa giren farklı bir maddenin frekansıyla etkisiz hale getirilir. Böylece ruhsal, zihinsel ve bedensel alandaki olumsuz frekanslardan kurtulabilmekteyiz. Sonuçta vücudumuzun kendi kendini onarım sistemi tekrar devreye girer.

    Çok öfkeli, sinirli birinin hangi hastalıklara yakalanma riski vardır?
    Öfkemizi dışa vurabildiğimizde hastalanma riskimiz azalır. Kronik hastalığı veya kanseri yaratan öfke içe atılan, hazmedilmeyen öfkedir. Ani ve şiddetli dışa vurulan öfkeler en fazla tansiyon yüksekliğine neden olarak, daralmış damarların tıkanmasına neden olur. Tıp dilinde buna enfarktüs veya emboli denilir.

    Bir kanser hastasının iyileşeceğine inanması ya da inanmaması tedavi sürecini nasıl etkiler?
    Çok etkiler tabii ki. Kanser hastalığının iyileşmesi için hastanın sükûnet ve güven içinde olması ana esastır. İyileşeceğine inanan ve yaşamak isteyen bir insan mutlaka iyileşir. Ancak mış gibi yapmamak şartıyla. İnanç gerçek olmalı. Bunun için doktorlar hastalığı saklasın demiyorum ancak hastaları korkutmamalılar. Hastalar hekimlerine güvenirlerse ve iyileşeceklerine inanırlarsa iyileşirler. Duygusal çatışmalar her halükârda yok edilmelidir.

    Ailede kendini sevememeyle ilgili hücresel kayıtlar varsa kalp hastalıklarına yakalanma şansınız yüksektir. Eğer bu sorunu yaşamınızda çözebilirseniz kalp hastası olmazsınız diyorsunuz. Peki hiç mi duygusal nedenler dışında etkileyici nedenler yoktur, mesela beslenme vb. gibi?
    Zehirlensek bile vücudumuz bulantı, kusma, karın ağrısı ve ishal oluşturma yoluyla zehri yok etmeye çalışır. Sağlıklı düşünen bir organizmayı ne kadar olumsuz beslersek besleyelim vücudun direnci ve bağışıklık sistemi bizi korur. Çok güçlü bir zehir atma kapasitemiz vardır. Birçok önlem paketleri mevcuttur. Ancak şunu da unutmayalım, hiçbir insan bilerek sağlığını bozmak için beslenmez. Sürekli zararlı ve sağlıksız besleniyorsak bunun da sebebi duygusal çatışmalarımızdır.

    Diyabet hastalığı için de genetik yatkınlıktan kaynaklanmadığını duygusal ve düşünsel nedenleri olduğunu söylüyorsunuz. Nedir diyabete yol açan duygular ve düşünceler?
    Hayatın tadını alamama, robot gibi yaşam, büründüğümüz kişiliğin dışına çıkamama. Aşırı takıntı, dert etme…

    İşitme problemlerinin nedenini de çok ilginç bir şekilde açıklıyorsunuz. İnsanların hayatlarında duymak istemediği şeylere bağlıyorsunuz. Anlatır mısınız bize nasıl oluyor?
    Sadece işitmek istemediğimiz şeyler kulağımızı değil, görmek istemediklerimiz de gözleri bozuyor. Ağız yanmasından yıllardır tedavi edilemeyen bir hastamın probleminin sürekli ağzını yakan olaylarla karşılaşması olduğunu tespit ettim. Bakış açısı değişti ağız yanması geçti. Hazreti Mevlana şöyle demiş: “Sen düşünceden ibaretsin, gerisi et ve kemik. Gülü düşün gülistanlık olsun, dikeni düşün dikenlik.” Her şey düşüncelerden kaynaklanıyor. Olay yine frekans bazında gerçekleşmektedir. Rezonansa giren organ hasar görür.

     

    Korku iyileşme mekanizmasını nasıl engelliyor?
    Sistemimiz korku anında böbreküstübezlerinden adrenalin salgılamaktadır. Enerjimiz böylece çizgili kaslara yönlenir ve kalp hızlı çalışmaya başlar. Amaç tehlikeden kurtulmak. “Savaş veya kaç modu.”

    Peki, şöyle bir soru sorabilir miyim tüm bunların sonucunda size? Tüm vücudumuz duygusal çatışmalardan etkileniyor ve hastalanmamıza neden oluyor. Peki, duygusal çatışmalardan en çok ya da daha kolay etkilenen organımız hangisi? Kalbimiz olabilir mi?
    Ruhumuzun tekâmülü için en önemli şart kendimizi sevmemizdir. Güvenlik nedeniyle başkalarına bağımlı kalmak adına farklı kişiliklere büründüğümüzde tekâmül edemeyiz. Kabullenmeyi öğrenmeliyiz. Bunun için limanda değil açık denizde yaşam sürdürmeliyiz. Değiştirebileceğimiz şeyleri değiştirecek kuvvet, değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabullenecek sabır, her ikisini ayırabilecek akıl sahibi olmalıyız. Aksi takdirde yaşadığımız duygusal çatışmalar organlarımızı olumsuz etkiler. Herkes algılama kapasitesine göre etkilenir. Bu nedenle en çok etkilenen organ diye bir organ söylemek doğru değildir.

    Şifa Sende / Yazar: Dr. Erhan Özer / Doğan Kitap / Eylül 2012 / 266 Sayfa

    Erhan Özer: Aksaray’da doğdu. İlköğretimini Almanya’da Volkschule’de tamamladı. 1973 yılında Türkiye’ye dönerek İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrenime başladı. Lise diplomasını Bursa Atatürk Lisesi’nden aldı. 1977 yılında Uludağ Tıp Fakültesi’ni kazanarak 1983 yılında Tıp Doktoru unvanını aldı. Mecburi hizmetini 2 yıl Isparta – Senirkent – Esendere köyünde Sağlık ocağı hekimi olarak yaptı. 1985 yılında Gazi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon ana bilim dalında uzmanlık eğitimine hak kazanarak 1990 yılında uzmanlık diplomasını aldı. 2 yıllık askerlik hizmetini Diyarbakır askeri hastanesinde bitirdikten sonra önce Okmeydanı sonra Göztepe Sigorta hastanesinde 2000 yılına kadar Anestezi ve Reanimasyon uzmanı olarak görev yaptı. 1990’dan beri Algoloji (Ağrı tedavisi) alanında Almanya, İsviçre, Avusturya bağlantılı araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde bulunmaktadır. Ağrı tedavisi için nöralterapi, blokaj tedavileri ve holistik tıp özel ilgi ve uygulama alanlarını teşkil etmiştir. Halen Ataşehir’de kendisine ait ağrı tedavi kliniğinde bütünleyici tıp alanında faaliyet göstermektedir.

     

     

     

    http://www.okuryazar.tv/erhan-ozer-sifa-sende/

  • Ankara Life

     

     • Erhan Bey siz,  babanızın da mesleği olan doktorluğu tercih ettiniz ve bugün başarılı çalışmaları olan Anestezi ve Reanimasyon Uzmanı olarak ülkemiz insanlarının hastalıklara ve özellikle kansere bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz?  Bizler kanseri yenilmesi zor bir felaket olarak mı algılıyoruz sizce?

    Cevap: Babamdan gördüğüm hastaya yaklaşım tarzı, “merak etme iyi olacaksın” şeklindeki ilk doz şifa, doktorluk hizmetimin temel ilkesi olmuştur. Hastalara pozitif yaklaşım sayesinde vücudumuzun kendi kendini şifa sistemi otomatik olarak harekete geçmektedir. Kronik ağrı ve hastalıkların temel nedeni olan duygusal çatışmaların teşhis ve tedavisinde çok önemli rol oynayan bu yaklaşım tarzı, hastanın bilinçaltına ulaşmamızı sağlayan güven duygusunu sağlamaktadır. Böylece parasempatik sinir sistemi ( onarım için gereken sükunet fazı ) devreye girerek vücudun kendi kendini şifa yeteneği devreye girmektedir. En etkili hekim, iç hekim dediğimiz vücudumuzun içindeki hekimdir. Dış hekim, iç hekimin önünü açmalıdır demiş Paracelcus.  Hipokrat ise “öncelikle hedefiniz vücudun kendi kendini iyileştirme gücünü ortaya çıkarmak olmalıdır” diyerek bu konuya parmak basmıştır. Gerçek tedaviyi vücudumuzun içindeki şifa kudreti sağlar. Hastalıklara neden olan dış ve iç etkenleri ortadan kaldırdığımızda vücudumuz kendi kendini onarmaktadır. Bu süreci zorlaştıran en önemli faktör korkudur. Korkuyla uyarılan sempatik sinir sistemi, tehlike anında geçici bir süre için vücudumuzun savaşmak veya kaçmak için kullandığı bir turbo sistemdir. Bu süreç uzun sürdüğünde organlarımızı zorlayarak hücresel değişikliklere yol açmaktadır. Doğada hiç bir canlı bu süreci uzun süreli yaşamaz. Örneğin bir fare kediyle karşılaştığında birkaç dakikası vardır. Ya bir delik bulup kurtulur yada kedinin ağzındadır. Tehlike geçtiğinde sempatik faz biter, onarım için gereken parasempatik faz başlar. İnsanlar ise bu süreci çok uzun yaşamaktadır. Süreç uzadıkça hücresel harabiyet artar. Kronik ağrı ve hastalıkların oluş sebebi budur. Sempatik aktivasyonu körükleyen her imge hadiseyi alevlendirmektedir.

    Kanser hücrelerinin oluşumuna neden olan temel faktör, yaşanan duygusal çatışmalardır. Şok edici, dramatik ve izole edici duygusal çatışmalar hadiseyi başlatır. Olaylara karşı etkileşim, kişinin algılama biçimiyle orantılıdır. İşinden uzaklaştırılan bir kişi aç kalma çatışmasına girdiğinde karaciğer hücreleri olumsuz etkilerken, aynı durumla karşılaşıp rütbe kaybı çatışmasına giren kişide kalp hücreleri olumsuz etkilenir. Bu durumun sebebi rezonans yasasıdır. Bütün bu sebeplerden dolayı hastayı süratle güven verici pozitif bir yaklaşımla sempatik fazın sona ermesini sağlamak gerekmektedir.. Bunu en iyi sağlayacak kişi hekimdir.

    Bu bakış açısı altında kanser hücrelerinin tekrar normal hücrelere dönüşmesi için en önemli koşul budur. Kanser hücreleri korkuyla beslenir. Bununda sebebi duygusal çatışmalardır.

     • “Şifa Sende” adlı kitabınızla vermek istediğiniz genel mesaj nedir? Kitabınızda hangi yanlış kanıyı değiştirmek adına görüşler var?

    Cevap: Şifa Sende adlı kitabımda vermek istediğim en önemli mesaj insan denilen tasarım harikasının üçlü bir sistemden oluştuğudur. Ruh, zihin ve beden. Hastalıkların kaynağını sadece bedende aramamalıyız. Bu durum kronikleşme sürecini başlatır. Modern Tıp anlayışı bedenin en küçük birimini hücre olarak kabul etmektedir. Bu durum teşhis ve tedavilerin fiziksel beden bazında gerçekleşmesine yol açmaktadır. Zihinsel ve ruhsal sebepler göz ardı edilmektedir. Oysa kronik ağrı ve hastalıkların ana kaynağı burasıdır. Duygusal çatışmaların göz ardı edilmesi sonucu insanlar alternatif yollar aramak zorunda kalmaktadır. Hekim dışı şifacıların bu derece artmasının sebebi de budur. Sonuçta hekim ile hasta arasındaki güven duygusu sarsılmaktadır. Çünkü hastaların ilk tercihi daima hekimlerdir.

    Hücreyi büyütün karşınıza molekül çıkar. Daha da büyütün atom ve atom altı parçacıklarıyla tanışırız. Tanrı parçacığı yada Higgs bozonu artık bilimsel olarak ispatlanmıştır. Düşünce gücümüz bu alanı etkileyen büyük bir güçtür. Hazreti Mevlana 1200 lü yıllarda  bu alanın önemini şu sözlerle anlatmıştır; “ Sen düşünceden ibaretsin gerisi et ve kemik, gülü düşün gülistanlık olsun dikeni düşün dikenlik”. Biz  farkında olmadan negatif düşünceler oluşturduğumuzda bunun da gerçekleşmesine neden oluyoruz. Hipokratın şu sözlerini unutmamalıyız. “ İyileşmeyecek hastalık yoktur, iyileşmeyecek hasta vardır”. “ Hastaların tedavisinde yapılacak en büyük yanlış, beden için ayrı, ruh için başka doktor olmasıdır. Oysa bunlar birbirinden asla ayrılamaz”. Aşırı branşlaşmalar ruhsal formatımızdan iyice uzaklaşmamıza neden olmuştur. Modern Tıp yöntemleriyle fiziksel bedeni tekamül ettirdik ömrümüzü uzattık ancak ruhsal tekamülün önünü açmakta sınıfta kaldık. Oysa dünyaya geliş amacımız ruhsal tekamüldür.

     

     • Bu kitabı yazmak fikri nasıl oluştu, nedir sizi tetikleyen detaylar?

    Cevap: Kronik ağrılar! 6 ay süresince her türlü girişime rağmen iyileşemeyen ağrılara kronik ağrı deriz. Teşhis psikosomatik, tedavi semptomatik. İnsanlar ömür boyu ağrı kesicilere mahkum kalarak kaderlerine terk edilmektedir. Oysa tablo açık ve nettir. Ağrının sebebi bulunamamıştır.  Oysa kaynak duygu ve düşünce alanıdır. Bu alandaki problem çözüldüğünde ağrı geçmektedir. Uluslararası Ağrı araştırma teşkilatının verdiği rakamlara göre yılda 700 milyon işgünü kaybı ve 60 milyar dolar zarardan bahsedilmektedir. Ekonomik gelişmenin temelini tasarruf sağladığına göre bu rakamlar çok anlamlıdır. Hekimlerin duygu ve düşüncelere önem vermesiyle, kronik ağrı ve hastalıkların tedavisinde anlamlı bir başarı sağlanacaktır.

     • “Duyguların, düşüncelerin yansıdığı organlar var.” diyorsunuz, biz düşüncelerimizle hastalık mı yaratıyoruz?

    Cevap: Duygular ve düşünceler, fiziksel bedenimizden çok daha yüksek bir frekansa sahiptir. Bu nedenle bu alandaki titreşimler bedenimizle rezonansa girerek hücreleri doğrudan etkilemektedir. Gelen frekanslar negatif olduğunda negatif rezonans oluşur. Buda hücrelerin enerjilerini kaybetmelerine neden olur. Her duygunun rezonansa girdiği beyindeki alan ve temsil ettiği organ farklıdır. Duygusal çatışmalar hem beyni hem organı hem de psikolojiyi aynı anda etkilemektedir. Çatışma ortadan kalktığında her üç alan aynı anda iyileşmektedir. Örneğin üzüntüden verem oldu derler. Üzüntü solunum sistemiyle, korkular böbreklerle, takıntı ve endişeler mide bağırsak sistemi ve pankreasla, öfke karaciğerle rezonansa girer.

     

     • “ Antidepresanlar” hakkında ne düşünüyorsunuz? Bugün ülkemizde neredeyse herkesin çantasında antidepresan var…

    Cevap: Modern Tıbbın duygusal çatışmalar üzerinde durmaması, bu alanın farklı yaklaşımlarla etkisiz hale getirilmesine yol açmaktadır. Bunlardan biride antidepresanlardır. Aslında bu denli yüksek antidepresan kullanılması, yukarda bahsettiğim sorunun büyüklüğünü açıkça göstermektedir. Antidepresanlar, duygusal çatışmalarımızın zararlı etkilerini bastırmamıza neden olur ancak yok etmez. Bu nedenle gerçek tedavi değildir. Çoğu kez ilacı bıraktığımızda aynı duygusal çatışmalarla karşı karşıya kalırız. Ruhsal tekamülümüz için hiçte uygun bir yaklaşım tarzı değildir. Ana sebep bulunup etkisiz hale getirilmelidir. Gerçek tedavi yaklaşımı bu olmalıdır.

     • “Kuantum Tedavi Sistemi” tam anlamıyla nedir?

    Cevap: Hücrelerin büyütülmesiyle karşımıza çıkan ana kaynağın atom altı parçacıkların olduğunu anlattık. Bu alana kuantum alanı da denir. Her şeyin oluştuğu ana kaynak. Duygularımız düşüncelerimizin şekillenmesini sağlamaktadır. Düşünceler ise kuantum alanına doğrudan etki etme gücüne sahiptir. Her şeyi düşüncelerimizle oluşturabiliriz. Sağlığımız açısından bize zarar verecek negatif duygu ve düşünceler  kronik hastalıkların ana kaynağıdır. Kuantum tedavisinin açılımı duygu ve düşünce tedavisidir. Fiziksel bedenimizin hastalanmasına neden olan  negatif duygu ve düşüncelerden kurtulmalıyız.

     • Peki örneğin Lösemi hastalığına yakalanan çocuklarda duygu ve düşünceler nasıl hasta edici rol oynamaktadır?

    Cevap: Olaya frekans bazında baktığımızda her şey değişmektedir. Burada birinci derecede rol oynayan kişi annedir. Anne ile çocuk arasında otomatik devrede olan bir rezonans vardır. Çocuk daha anne karnında annenin yaşadığı duygusal çatışmalardan doğrudan etkilenmektedir. Hücresel kayıtlar anne karnında oluşmaktadır. Çocuk doğduğunda bu rezonans devam eder. Çiçekler bile ortamdaki negatif frekanslardan etkilenerek solmaya başlar. Hayata güven problemi yaşayan ve gelecek korkusuyla kendi ruhunu hayata yansıtamayan annelerin çocukları bu nedenle her zaman risk altındadır.

     •  “Schumann Rezonansı”  na beyin frekansımızla uyum sağladığımızda neler değişir?

    Cevap: Dünyamızın atmosfer tabakası, ionosfer tabakasından reflekte olan 7 farklı elektromanyetik alandan oluşmaktadır. Münich Teknik Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Dr Schumann tarafından 1952 yılında tespit edilen Schumann frekansları, dünyamızın nabzını teşkil etmektedir. 7.83 herz’den başlayan bu frekanslarla rezonansa girebilen beyin dalgaları , sezgisel yaratıcı zekamızın ortaya çıkmasını sağlayarak evrensel bilgilerle informatik düzeyde iletişim haline geçmemizi sağlar. Beynimiz alfa, beta , teta , delta türü dalgalar yayınlama kudretine sahiptir. Ürettiğimiz beyin dalgalarımızın Schumann frekansları ile rezonansa girmesi sayesinde yüksek bilgilerin bulunduğu morfogenetik alanlarla rezonansa girebiliyoruz. Schumann frekansların başladığı 7.83 herz  1987 yılına kadar sabit seyrederken, bu tarihten sonra  artarak 12 herz’i geçmiştir. Bu durum dünyadaki manyetik alan değişikliklerin ana sebebidir. Evrensel bilgilere daha kolay sahip olmamızı sağlayan bu yeni frekans düzeyi, dünyada 4. boyut oluşumunu başlatmaktadır. 4 boyut sevgi boyutudur. Dünya genelinde sevgi boyutunda yaşayacak insanların artması artık bir zorunluluktur. Aksi takdirde evrensel frekanslarla uyumlanamadığımızda huzursuzluk, depresyon ve hastalıkların önü açılmış olmaktadır. Yeniçağ frekanslarına zihinsel olarak bağlanabilen insanlar huzurlu ve sağlıklı kalacaktır. Bunun için doğayla uyumlu olmak, doğayı sevmek ve iyi bakmak zorundayız. Doğruluk ve dürüstlük kaçınılmaz olacaktır. Telepati yeteneğimiz artacaktır. Bu nedenle kimse kimseye yalan söyleyemeyecektir. Sevgi frekansları hakim olacaktır. Dünyamız bu geçişte sancılı bir süreçten geçmektedir. Coğrafi, ekonomik ve siyasal çalkantılarında asıl  nedeni  budur.

    Sevgi frekanslarına uyum sağlamak için korkularımızdan arınmamız gerekmektedir. Korkularımızla daha çok yüzleşmek zorunda kalmamızın nedeni budur. Korkularımızdan arınabilmenin ve böylece sağlıklı kalabilmemizin şifresi, Schumann rezonanslarına uyumlu kalabilmekten geçmektedir.

    Teşekkür ederiz.

     

     

     

  • Aycan

    • Yaralanmalar, zehirlenmeler, kazalar, zararlı ışınlara maruz kalma dışındaki hastalık sebepleri;

               A: Hareketsizlik

               B: Beslenme problemleri ( Asidik ve rafine beslenme vs...)

               C: Duygusal çatışmalar ve negatif düşünceler

               Her üç durumda da sebep gerçekten biziz. Özellikle dikkat etmemiz gereken alan ise düşüncelerimizdir. Düşüncelerimizle her şeyi oluşturabiliriz. İnsan olarak özgür düşünme yeteneğine sahibiz. Ancak huzurlu ve sağlıklı olmamız, evrensel yasalara ve frekanslara uymamıza bağlıdır. Dünyaya geliş amacımız, düşüncelerimizi pozitif sevgi frekansında kullanabilmeyi öğrenmektir. Düşüncelerimizle oluşturduğumuz frekanslar çevremizdeki frekanslarla sürekli rezonansa girmektedir. Bu açıdan bakıldığında hayat bir aynadır. Kendi aşmamız gereken problemlerimizle rezonansa girerek öğreniyoruz. Duygularımız ise düşüncelerimizin navigasyonudur. Duygularımızı kontrol edemezsek düşüncelerimiz bize zarar verici hale gelir. Huzurlu ve sağlıklı olabilmemiz, duygularımızı kontrol edebilmekten geçer. ( Bak; Şifa Sende)

     

     • İnsan denilen tasarım harikasının bedensel formatı çok gelişmiş bir  donanıma   sahiptir. Bağışıklık sistemi bugün modern tıbbın bile çözemediği bilinmezlerle dolu bir alandır ancak mükemmel işler. Sistem kendi kendini onarabilmektedir.  En büyük hekim içimizdeki hekimdir.   Ancak bu sistemin iyi çalışması bazı şartlara bağlıdır. En önemli şart ise korku yaşamamak, duygusal çatışmalarımızla vedalaşmak ve  sükunet ( parasempatik faz ) içinde olmaktır.  Doğadaki tüm canlılar hastalandıkları zaman beslenmeyi keserek hareketsiz bir kenara çekilirler. Hastalandığımızı hissettiğimiz zaman aslında sistem onarım fazındadır. Bu dönemde destekleyici tedaviler uygulanabilir. Ancak ilaçlar ömür boyunca kullanacağımız araçlar değildir. Hastalığın ana kaynağı mutlaka araştırılıp ortadan kaldırılmalıdır. Sempatik yani uyarım fazına sürükleyen duygusal çatışmalarımız yok edilmelidir. Aksi takdirde kronikleşme sürecine girmekten kurtulamayız.

     • Modern Tıp ne yazık ki en küçük birim olarak hücreyi kabul etmektedir. Gördüğüme inanırım mantığı ve Newton kanunları esas alınır. Bu bakış açısı altında teşhis ve tedaviler bedensel bazda yapılabilmektedir ancak. Oysa insan üçlü bir bütünden oluşmaktadır. Ruh, zihin ve beden! Hücreyi büyütün moleküllerle karşılaşırız. Molekülü büyütün atom alanı çıkar karşımıza. Şimdilerde atomaltı alanı ( Higgs bozonu) bilimsel bir alan olarak hayatımıza geçmiştir. Duygularımız ve düşüncelerimiz doğrudan bu alanla iletişim halindedir. Düşüncelerimizle her şeyi oluşturabilme yeteneğimiz buradan kaynaklanmaktadır. Modern tıbbın duygu ve düşüncelere gerekli önemi vermemesi sonucunda bugün kronik hastalıklar, depresyon ve kanser hastaları çığ gibi artmıştır. İnsanların ömrü uzamış olsa bile yaşam kalitesi bozulmuştur. Milyonlarca dolar kayıp söz konusu dur. Modern Tıbbın bu açığını alternatif tedavi yöntemleri kapatmaya çalışmaktadır. Ancak bu alan çoğu hekim dışı şifacılardan oluştuğu için istikrar sağlanamamaktadır. Diğer taraftan hekim hasta arasındaki güven ilişkisi gün geçtikçe kan kaybetmektedir.

     • Aldım elbette. Dünya yaşamında iki tür güç vardır. Negatif ve pozitif. Negatif güçlerin etki alanından kurtulmak için evrensel yasalara inanmamız ve güvenmemiz gerekmektedir. Kokularımızla yüzleşmek ve kendimiz olmak ve öfkelerimizi kontrol etmeyi başarmamız gerekmektedir. Ruh, zihin ve beden bütünlüğü bu şartlara bağlıdır. İnsanı sadece beden olarak görmek ve gördüğüme inanırım mantığı içinde yaşamak,  gösterilen tepkilerin ana kaynağıdır. Oysa düşüncelerimizle bir takım nörotransmitterler sayesinde bedenimizde biyokimyasal işlemlere sebep olduğumuz bilimsel bir gerçektir. Çağımız artık her şeye kuantum seviyesinden bakabilmeyi sağlamaktadır. Modern Tıbbın da artık bu seviyeden bakması zorunludur.

     • Ayşe Arman bir köşe yazısında iyileşemeyen hastaların tepkisine dayanarak şu başlığı kullanmıştır; “Sefilsiniz! Hastalıklarınızı bile iyileştirebilmekten acizsiniz.” Bu ne yazık ki talihsiz bir açıklamadır. Yukarıda bahsettiğim sorunu açıkça dile getirmektedir. Öncelikle belirtmek isterim ki hiç kimse kendisine bile bile zarar vermez. Hipokratı analım; “İyileşemiyecek hastalık yoktur, iyileşemeyecek hasta vardır”.  Hipokrat bu söyleminde sefilsiniz dememektedir. Önemli bir gerçeği vurgulamaktadır. Düşüncelerimizin önemine değinmektedir. Bilinçaltımızın bir tek kapısı vardır. Kişi bu kapıyı ancak güvendiği kişilere açar. İyileşebilmenin yegane şartı budur. Köşe yazısında 2 olgudan bahsedilmektedir. Birincisi MS ve ALS hastaları üzerinedir. Bu tür hastalıklara yakalanan kişilerin altında yatan duygu korkudur. Doğadaki canlılar korku  yaratan tehlikeli ortamlarda hareketsiz kalmayı tercih ederler. Bu bir doğa kanunudur. ALS ve MS hastalarıda hayata yetişememe veya tutunamama hallerinde yaşadıkları korku nedeniyle hareketsiz kalmayı seçerler farkında olmadan tabi. Kaslarımıza gönderdiğimiz bu emir sebebiyle geçici bir felç haline sokabilmekteyiz kendimizi. Bu ortamın uzun süre devam etmesi, sinirlerde ve sinir kas kavşağında kalıcı hasarlara yol açabilmektedir. Diğer olgu ise çocukların lösemi tarzı hastalıklara yakalanmasının duygu ve düşüncelerle ne tür bir ilişkisi olduğu şeklindedir. Kitabımda çocukların çevresel frekanslardan özellikle anne ve babadan nasıl etkilendiğini ayrıntılı anlattım. Yaydığımız frekanslar çevremizdeki çiçekleri bile etkilemektedir. Mozart dinleyerek seralardaki üretimin arttığı, ineklerin daha çok süt verdiği hepimiz tarafından bilinmektedir. Çocuk daha anne karnındayken annenin duygu ve düşüncelerinden doğrudan etkilenmektedir. Annenin sevgisi ve güveni çocuk için çok önemlidir. Çocuk sağlığını olumsuz etkileyen en önemli olgu budur.

     • Semboller evrenin haberleşme şeklidir. Sembollerin frekansı sistemimizi doğrudan etkileme gücüne sahiptir. Evrensel frekansların bizi etkilemesi bu şekilde gerçekleşmektedir. Bu nedenle iyileştirici güç olarak da kullanılabilmektedir. Rezonansa girdiğimiz semboller sayesinde kendi elektromanyetik alanımızdaki regülasyon blokajlarından kurtulabilme şansına sahibiz. Böylece vücudun kendi kendini onarım sistemi tekrar devreye girerek hastalıklardan kurtulabilmekteyiz.

     • Eğer hasta olmak istemiyorsak ve huzur içinde yaşamak istiyorsak dikkat etmemiz gereken en önemli hususlar şunlardır;

    A: Sağlıklı beslenmek ( Bak : Şifa Sende)

    B: Spor

    C: Duygu ve düşüncelerimizi evrensel frekanslara ve yasalara uyumlamak

    Önemli olan hastalığa yakalandıktan sonra değil, oluşmadan önlemini almaktır.

    DR Erhan Özer

     

  • Melek

    DR. ERHAN ÖZER

     

    1- Tıp eğitimi almış ve uzmanlığını anestezi üzerine yapmış bir hekimsiniz. Bazı hekimlerin kabul etmediği bir konu hakkında kitap yazıyorsunuz. Hastalıklara ve tedavi yöntemlerine farklı bir bakış açısı getiriyorsunuz. Sizi bu konuda çalışmaya iten ne oldu?

     

    Cevap: Kronik hastalıklar. 6 ay süresince her türlü tedaviye rağmen hastalığın iyileşmemesi durumuna kronik denilir.

     

    2-Son zamanlarda medyada yer alan doktorlara şiddet haberleri.... Sizde kitabınızda doktor olan babanızın hastalarla olan ilişkisinden bahsediyorsunuz. Nedir o zamanla bu zaman arasındaki fark? Ya da nedir bu şiddet olaylarının arkasında yatan nedenler sizce?

     

    Cevap: Eski hekimler hastaların duygularıyla daha çok ilgilenilir, ilk yaklaşımda “merak etme iyi olacaksın” diyerek ilk doz şifayı başlatırdı. Mekanik bir hasta doktor ilişkisi yoktu. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte mekanikleşme başladı. Branşlaşmalar çok arttı. İnsanların bir ruhu olduğu unutuldu. Sağlık sistemindeki problemlerin hasta doktor ilişkisine dayatılması ise diğer önemli bir sorun. Saldırganlıkların sebebi bence budur.

     

     

    3-Kitabınızın ismi "Şifa Sende". Nedir "Şifa Sende" ile açıklamak istediğiniz şey? Herkes kendi derdinin dermanı olabilir mi?

     

    Cevap: Vücudumuzun içinde büyük bir şifa gücü vardır. Sürekli yeni hücreler oluşuyor ve bozuk olan her şey vücudun kendisi tarafından tamir ediliyor. Bağışıklık sistemi daha bugün bile tam olarak çözülemedi ancak dış saldırılara karşı en güçlü silah. Hipokrat hekimlere şöyle seslenmiştir.” İyileşmeyecek hastalık yok, iyileşmeyecek hasta vardır. Öncelikle hedefiniz vücudun kendi kendini tedavi edebilme yeteneğini tekrar kazandırmak olmalıdır.” Dış hekim yani bizler iç hekime yardımcı olmalıdır. Özetle asıl şifa içimizdedir!

     

    4-Üşütürüz hasta oluruz, vücudumuzu fazla yorarız hasta oluruz. Siz nasıl açıklıyorsunuz? Neden hastalanıyoruz?

     

    Cevap: Hastalıklardan korunmamızı sağlayan en önemli faktör bağışıklık sistemidir. Bağışıklık sistemini zorladığımız veya sempatik aktivasyon nedeniyle ikinci plana attığımız zaman koruma zayıflar. Duygusal çatışmalar, stres, kimyasallar, manyetik kirlilikler, asitlenme ve hareketsizlik... bağışıklık sistemini olumsuz yönde etkileyen en önemli nedenlerdir.

     

    5-"İyileşmeyecek hastalık yoktur" diyorsunuz. Her gün birçok insan hastalıktan, tedavinin iyi gitmemesi ya da sonuç vermemesinden dolayı hayatını kaybediyor. Nasıl oluyor bu dediğiniz?

     

    Cevap: Hastalıkların temel kaynağı bulunup ortadan kaldırılmamaktadır. Örneğin mide şikayeti ile gelen bir hastaya her türlü tetkikten sonra ülser teşhisi konuldu diyelim.  Günümüz modern tıpta genel olarak doğrudan ilaçlarla tedaviye başlanılır. Oysa ülserin oluş nedeni aşırı dert etmek, stres veya asidik beslenmedir. Bu nedenler ortadan kaldırıldığında ülser kendiliğinden iyileşme şansını bulurken bir daha kolay kolay oluşmaz. Oysa ilaç tedavisinde ülser iyileşme belirtileri gösterse de tekrar oluşma riski oldukça fazladır. Çünkü hastalığın temel kaynağı olan duygusal çatışmalar ortadan kaldırılmamıştır. Ülser neden oluşuyor veya kanserin asıl sebebi nedir araştırılmıyor. Böyle olunca kaynak ortadan kalkmıyor. Sonuçta hastalığın tedavisi iyi gitmiyor denilerek kronikleşme meydana geliyor yada kanser olgularında olduğu gibi hasta kaybediliyor. Oysa ana kaynaklar ortadan kaldırıldığında iyileşmeyecek hastalık yoktur. En büyük şifacı vücudun kendisidir.

     

    6-Kazalar, zehirlenmeler, yaralanmalar dışındaki tüm hastalıkların gerçek nedeni DUYGUSAL ÇATIŞMALARDIR diyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz. Ne tür duygusal çatışmalar yaşıyoruz ve hastalanmamıza neden oluyor?

     

    Cevap: Vücudumuz sahip olduğu otonom sinir sistemi sayesinde kendi kendini yönetebilmektedir. Örneğin karanlıkta gözbebekleri büyürken ışık da küçülür. Bu duruma müdahale edemeyiz. Bunun gibi binlerce faaliyet otomatik olarak çalışır. İnsanların diğer canlılardan farkı özgür düşünme yeteneğine sahip olmasıdır. Bu güç olumsuz kullanıldığında hastalık oluşabilmektedir. Duygularımız düşüncelerimizin navigasyonudur. Duygusal çatışmalar negatif düşüncelere yol açmaktadır. Örneğin hazmedilmeyen öfke insanlara ait bir duygudur. Sonuçta etkilenen organlar hazım organlarıdır. Kalın bağırsaklar ve karaciğer ana hedef organlardır. Makam kaybetme, yalnız kalma, aç kalma, değersizlik, ölüm korkusu, hastalanma korkusu, yakınını kaybetme, endişe, cinsel problemler yaşayabileceğimiz duygusal çatışmalardan bazıları.

     

    7-Bu duygusal çatışmaların önüne nasıl geçeceğiz, neler yapmamız gerekiyor?

     

    Cevap: Öncelikle bu mekanizmanın farkındalığı içinde olmalıyız. Hayat bir aynadır. Yaşadığımız duygusal çatışmalar öğrenmemiz gereken yaşam öğretileridir. Düşünce gücümüzü sevgi frekansında kullanmayı öğreniyoruz. Örneğin sürekli öfkelendirecek olaylarla karşılaşıyorsak öğrenmemiz gereken temel ders öfke kontrolüdür. Yaşam sınavı da diyebiliriz buna. Dünyaya geliş amacımızda budur esasında.

     

    8-Çağımızın hastalığı kanserin nedenini sadece duygusal çatışmalarla açıklamak doğru mu?

     

    Cevap: Sağlıklı insanlarda da gün içinde kanser hücreleri oluşmaktadır. Bağışıklık sistemimiz sağlıklı çalıştığında bu hücreler kolaylıkla etkisiz hale gelmektedir. Anormal hücrelerin çoğalmaya başlaması bağışıklık sisteminin devre dışı kalmasından kaynaklanır. Zehirlenme, asitlenme ve zararlı ışınlara maruz kalma dışındaki ana neden duygusal çatışmalardır. Bu durumun temelinde 3 faktör vardır ;

     • Duygusal çatışmanın dramatik oluşu

     • Ani ve beklenmedik oluşu

     • Kişiyi izolasyona yani yalnızlığa sürüklemesi

    Böyle bir durumda “savaş veya kaç” moduna giren hastada sempatik sistem aktive olarak bağışıklık sistemi ikinci plana itilmektedir. İlave olan duygusal çatışmalar ise metastazlara neden olabilmektedir. Duygusal çatışmanın süresi ve şiddeti ise kanser hücresinin agresifliğini tayin eder. Diğer nedenler sekonder predispozanlardır.

     

    9-Kanseri tetikleyen duygusal çatışmalar nelerdir? Her kanser türü için farklı bir duygusal çatışma mı söz konusu?

     

    Cevap: Evet. Her duygunun belirli bir frekansı vardır. Rezonans yasası esastır. Bu durumda her duygu farklı bir kanser türüne zemin hazırlamaktadır. Duygusal çatışmanın frekansı beynimizdeki ilgili organın yönetildiği alanla rezonansa girer. Sonuçta beyin, organ ve psikoloji aynı anda bozulur. Örneğin ölüm, boğulma korkusu veya üzüntü akciğerlerimizle rezonansa girer. Unutmamamız gereken en önemli husus olaylar karşısındaki algılama kapasitemizdir. Kiminin öfkelendiği bir olaya başkası buna mı kızdın diyebilir. Bilinçaltımız hepimizde farklı kayıtlarla doludur. Örneğin işinden kovulan bir çalışan, aç kalma duygusal çatışmasına giriyorsa karaciğer etkilenirken, değer kaybı yaşadığında kemikler rezonansa girer. Hazmedemediği öfke ise kalın bağırsakları etkiler vs...

     

    10-Kitabınızda Kansersiz Yaşam Derneği Başkanı Dida Kaymaz'dan bahsediyorsunuz. Kanseri yendiğinden. Ne tür duygusal çatışmanın sonucunda bu hastalığa yakalandı ve nasıl bir tedavi süreci geçirdi?

     

    Cevap:  Özet olarak duygusal çatışmalarını ortadan kaldırdık ve regülasyon blokajlarını yok ettik diyebiliriz. Hem ana odak hem de metastazlar tamamen yok oldu.

     

    11-Kanser hastaları çok uzun tedaviler, kemoterapiler sonucunda belki de sağlıklarına kavuşabiliyor. Siz nasıl bir tedavi süreci geçiriyorsunuz hastalarınızla?

     

    Cevap: Kanser tedavisinde en önemli konu kanser hücresinin agresiflik derecesidir. Bu nedenle tek bir tedavi yaklaşımı yeterli değildir. Şifa için asıl önemli olan hastanın sempatik fazda değil, parasempatik fazda olmasıdır. Bu nedenle korkmamalı ve kendini güvende hissetmelidir. Hekimine güvenmelidir. Sadece operasyon, kemoterapi, radyoterapi yeterli değildir. Kanser hücrelerin %98’i bu yöntemlerle yok edilse bile, ana kaynak duruyorsa kalan %2’si bile yeniden oluşum için yeterlidir. Tedavi sonrası metastaz veya reaktivasyon yaşayan hastaların güven kaybı nedeniyle süratle hayatlarını kaybettikleri sık görülmektedir. Alternatif tedavilerde tek başına yeterli değildir ( bitkiler, homeopatikler vs...). Hastalıktan tamamen kurtulmak için hastanın yaşam stili tamamen değişmelidir. Duygusal çatışmaları bulunup etkisiz hale getirilmeli, bazik beslenmeye geçilmeli ve hareket teşvik edilmelidir. Ancak böyle kanser hücreleri tamamen yok olur. Özetle hastanın kendi kendini onarım sistemi süratle tam olarak devreye sokulmalıdır.

     

    12-Kendini, insanları seven, hayatla barışık olan bir insan hiç hasta olmaz mı?

     

    Cevap: Şöyle diyelim; Duygusal çatışmalarını kontrol edebilen, sağlıklı ve bazik beslenen ve düzenli spor yapan bir insanın hastalanması çok zordur. Kazalar, yaralanmalar, zehirlenmeler ve zararlı ışınlara maruz kalma dışında hastalanmak için neden kalmaz.

     

    13-Peki hangi duygusal çatışma vücudumuzun hangi bölgesini etkiliyor, hastalanmasına neden oluyor?

     

    Cevap: Bu başlı başına bir kitap konusudur. Çok kaba olarak öfke karaciğeri, üzüntü akciğerleri, takıntı mide bağırsak sistemini, korku böbrekleri ve sevgi problemleri kalbi etkiler.

     

    14-Siz ağrı tedavisi alanında da çalışmalar yapıyorsunuz. Peki ağrılarımızın nedenleri neler? Ne tür duygusal çatışmalar var altında?

     

    Cevap: Ağrı bir sinyaldir. Hücrenin enerji kaybına uğradığının bildirimidir. Asıl önemli olan ağrı kaynağını yok etmektir, ağrı kesici kullanmak değil. Acil durumlarda veya operasyon sonrasında kullanılmalıdır. Kronik ağrılarda hastalar ömür boyu ağrı kesicilere mahkum edilmektedir. Bu durumu şuna benzetebiliriz. Arabayla giderken yağ lambanız yanıyor ancak siz üstüne sakız yapıştırıyorsunuz. Ağrı eşiği kişinin hayatı veya olayları algılama şekline göre değişmektedir.

     

    15-Genelde doktorlar ilaçla tedaviye yönelirler. Siz ise ilaçları da çok önermiyorsunuz. Meslektaşlarınızdan tepki alıyor musunuz açıklamalarınızla?

     

    Cevap: Unutmayalım ki konumuz kronik ağrılar ve hastalıklar. Eğer ilaçlar faydalı olsaydı ağrılar kesilirdi. Aşırı ilaç kullanımı ise organizmaya ek yük bindirmektedir. Bazı durumlarda ağrı kesiciler bile ağrıyı uyaran hale gelebilir. Önemli olan kaynağı yok etmektir. Meslektaşlarım zaten bu tip hastalardan bunalmaktadır. Düşünün her şeyi yapıyorsunuz ağrı geçmiyor. Bu nedenle meslektaşlarım tam aksine takdir ve teşekkürlerini bildirmektedir.

     

    16-Büyük şehirlerde yaşayan insanların özellikle de İstanbul'da yaşayan bizlerin hastalanmaması çok zor o zaman? Her an trafik, kalabalık gibi dış etkenlerden olumsuz yönde etkileniyoruz çünkü?

     

    Cevap: İstanbul çok özel bir şehir. Her türlü duyguyu harekete geçiren ve duygusal çatışmalar girmemize neden olabilecek bir şehir. Bu nedenle sorunun doğruluk payı var. Ancak unutmamalıyız ki biz ruhumuzu tekamül için dünyaya geldik. Bu açıdan bakıldığında rezonansa girebileceğimiz her türlü frekansla karşılaşabilmekteyiz İstanbul da. Özetle tam bir tekamül şehri...

     

    17-Kronik hastalıkların temelinde gerçekten öfke, üzüntü gibi olumsuz duygular beslememiz mi yatıyor? Bu duygular vücudumuzu nasıl etkiliyor?

     

    Cevap: Hastalıkların kronikleşmesinde başlıca 3 etken vardır;

     • Dünyaya geliş amacımızı hatırlatan olaylar karşısında bir türlü dersimizi alamamak. Aynı travmaları farklı olgular veya kişilerle tekrar tekrar yaşamak zorunda kalmak.

     • Yaşam süresince unutamadığımız bir ruhsal travmanın sürekli hatırlanmak zorunda kalınması. Örneğin sevgilinizden ayrılırken masada mevcut kesik kırmızı bir karpuz, fotoğraflandığında ne zaman kırmızı kesik bir karpuz görseniz ayrılık anındaki duyguları yaşarsınız.

     • Sürekli antibiyotik ve kimyasal ilaçların tüketilmesi...

     

    18-Ruh, beden ve zihin üzerinde uyguladığınız frekans tedavisi nasıl bir yöntem?

     

    Cevap: Maddenin en küçük birimi tanrı parçacıkları veya Higgs bozonu olarak adlandırılmaktadır. Gördüğümüz her şey bundan oluşur. Maddeler arasındaki farkı frekanslar belirler. Rezonans yasası gereği farklı maddelerin frekanslarındaki genleşmeden bahsedilir. Örneğin pianonun LA tuşuna vurduğunuzda çıkan ses, aynı odadaki bir gitarın LA telini titretir. Bu olaya rezonans denir. İkizler arasında veya anne bebek arasında da rezonans mevcuttur. Günümüzde radyestezi bilimi altında rezonans yasası tedavide kullanılmaktadır. Buna göre bilinçaltımızda bizi rahatsız eden duygusal bir kaydın frekansı, rezonansa giren farklı bir maddenin frekansıyla etkisiz hale getirilir. Böylece ruh, zihin ve bedensel alandaki olumsuz frekanslardan kurtulabilmekteyiz. Sonuçta vücudumuzun kendi kendini onarım sistemi tekrar devreye girer.

     

    19-Çok öfkeli, sinirli birinin hangi hastalıklara yakalanma riski vardır?

     

    Cevap: Öfkesini dışa vurabildiğimizde hastalanma riskimiz azalır. Kronik hastalığı veya kanseri yaratan öfke içe atılan, hazmedilmeyen öfkedir. Ani ve şiddetli dışa vurulan öfkeler en fazla tansiyon yüksekliğine neden olarak, daralmış damarların tıkanmasına neden olur. Tıp dilinde buna enfarktüs veya emboli denilir.

     

    20-Peki Üzüntü hangi hastalıklara zemin hazırlar?

     

    Cevap: Eskiler üzüntüden verem olmuş derler...

     

    21-Bir kanser hastasının iyileşeceğine inanması yada inanmaması tedavi sürecini nasıl etkiler?

     

    Cevap: Çok etkiler. Kanser hastalığın iyileşmesi için hastanın sükunet ve güven içinde olması ana esastır. İyileşeceğine inanan ve yaşamak isteyen bir insan mutlaka iyileşir. Ancak mış gibi yapmamak şartıyla. İnanç gerçek olmalı. Bunun için doktorlar hastalığı saklasın demiyorum ancak hastaları korkutmamalılar. Hastalar hekimlerine güvenirlerse ve iyileşeceklerine inanırlarsa iyileşirler. Duygusal çatışmalar her halikarda yok edilmelidir.

     

    22-Ailede kendini sevememe ile ilgili hücresel kayıtlar varsa kalp hastalıklarına yakalanma şansınız yüksektir. Eğer bu sorunu yaşamınızda çözebilirseniz kalp hastası olmazsınız diyorsunuz. Peki hiç mi duygusal nedenler dışında etkileyici nedenler yoktur mesela beslenme vs gibi?

     

    Cevap: Zehirlensek bile vücudumuz bulantı, kusma karın ağrısı ve ishal şeklinde zehri yok etmeye çalışır. Sağlıklı düşünen bir organizmayı ne kadar olumsuz beslersek besleyelim vücudun direnci ve bağışıklık sistemi bizi korur.

    Çok güçlü bir zehir atma kapasitemiz vardır. Birçok önlem paketleri mevcuttur. Ancak şunu da unutmayalım hiçbir insan bilerek sağlığını bozmak için beslenmez. Sürekli zararlı ve sağlıksız besleniyorsak bununda sebebi duygusal çatışmalarımızdır.

     

    23-Diyabet hastalığı içinde genetik yatkınlıktan kaynaklanmadığını duygusal ve düşünsel nedenleri olduğunu söylüyorsunuz. Nedir diyabete yol açan duygular ve düşünceler?

     

    Cevap: Hayatın tadını alamama, robot gibi yaşam, büründüğümüz kişiliğin dışına çıkamama. Aşırı takıntı, dert etme...

     

    24-İşitme problemlerinin nedenini de çok ilginç bir şekilde açıklıyorsunuz. İnsanların hayatlarında duymak istemediği şeylere bağlıyorsunuz. Anlatır mısınız bize nasıl oluyor?

     

    Cevap: Sadece işitmek istemediğimiz şeyler kulağımızı değil, görmek istemediklerimizde gözleri bozuyor. Ağız yanmasından yıllardır tedavi edilemeyen bir hastamın probleminin sürekli ağzını yakan olaylarla karşılaşması olduğunu tespit ettim. Bakış açısı değişti ağız yanması geçti.

    Hazreti Mevlana şöyle demiş;” Sen düşünceden ibaretsin gerisi et ve kemik. Gülü düşün gülistanlık olsun dikeni düşün dikenlik”. Her şey düşüncelerden kaynaklanıyor. Olay yine frekans bazında gerçekleşmektedir. Rezonansa giren organ hasar görür.

    25-Böbreklerimiz en çok hangi duygulardan etkilenir?

     

    Cevap: Korku !

     

    26-Korku iyileşme mekanizması nasıl engelliyor?

    Cevap: Sistemimiz korku anında böbrek üstü bezlerden adrenalin salgılamaktadır. Enerjimiz böylece çizgili kaslara yönlenir ve kalp hızlı çalışmaya başlar. Amaç tehlikeden kurtulmak. ”Savaş veya kaç modu”. Sempatik sistem devrededir ancak bağışıklık sistemi için gereken enerji azalmıştır.

    27-Hastalıklarda kurtulmak  yada yakalanmamak için korkularımızdan sıyrılmamız mı gerekiyor?

     

    Vücudun sempatik fazda oluşan hasarı temizlemesi için tekrar normal konuma geçmesi gerekmektedir. Buna parasempatik faz deriz. İyileşme başlar, bağışıklık sistemi tekrar devrededir.

    28-Peki şöyle bir soru sorabilir miyim tüm bunların sonucunda size? Tüm vücudumuz duygusal çatışmalardan etkileniyor ve hastalanmamıza neden oluyor. Peki duygusal çatışmalardan en çok ya da daha kolay etkilenen organımız hangisi? Kalbimiz olabilir mi?

     

    Cevap: Ruhumuzun tekamülü için en önemli şart kendimizi sevmemizdir. Güvenlik nedeniyle başkalarına bağımlı kalmak adına farklı kişiliklere büründüğümüzde tekamül edemeyiz. Kabullenmeyi öğrenmeliyiz. Bunun için limanda değil açık denizde yaşam sürdürmeliyiz. Değiştirebileceğimiz şeyleri değiştirecek kuvvet, değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabullenecek sabır, her ikisini ayırabilecek akıl sahibi olmalıyız. Aksi taktirde yaşadığımız duygusal çatışmalar organlarımızı olumsuz etkiler. Herkes algılama kapasitesine göre etkilenir. Bu nedenle en çok etkilenen organ diye bir şey söz konusu değildir.

     

     

  • Sibel Ateş Yengin - Akşam Gazetesi

    Duygularını dinle, hastalığını keşfet

     

    Anesteziyoloji ve Algoloji uzmanı Erhan Özer, kronik hastalıklara öfke, üzüntü ve korku gibi duyguların neden olduğunu ve hastalıkları tedavi ederken ruh ve zihnin de ele alınması gerektiğini söylüyor.

     

     

    HASTALIKLAR NEDEN ÇÖZÜLMÜYOR?

    Tıpta en önemli ve en küçük birim hücre olarak ele alınır. Her şeyi beş duyuya göre algıladığımız için hücrenin altındaki büyüklüğü es geçiyoruz. Bugün modern tıp hücreden sonrasını yok sayıyor. Teşhis ve tedavide semptomlar giderilmeye çalışılıyor ama hastalığın kaynağı bulunmuyor. Duygusal ve ruhsal alan, ikinci planda kalıyor. Oysa insan vücudunu ruh, beden, zihin olarak ele almak gerekiyor. Çünkü duygu ve düşünceler bedenimizden daha yüksek frekansta titreşir. Bir gitarın ‘la’ sesine vurduğumuz zaman piyanonun da la teli çalmaya başlıyor ki hiç dokunmadığımız halde oluşan bu duruma rezonans diyoruz. Masanın, bardağın, eşyanın, hayvanların, bitkilerin, insanların özü, bir frekanstan oluşuyor. Artık seralarda klasik müzik dinletilerek daha çok verim alınıyor. İnekler Mozart dinlediklerinde daha çok süt veriyor. Yani ilişkilerdeki sorunlar, problemler bu rezonans yasasıyla ortaya çıkıyor, düşünce kalıplarımız bile bu rezonanstan kaynaklanıyor. Kronik hastalıkların gerçek sebebini hücre bazında ele aldığımız için bulamıyoruz. Esas sorunun kaynağı düşüncelerimiz, duygularımız ya da fiziksel de olabilir.

     

     

    DUYGULARINI İÇİNE ATMA

    Gerçek duygularımızı ifade edemediğimiz zaman tiroid hormonu bozulur. Dolayısıyla hissettiğimiz duyguları içimize atmak ve yutmak yerine, karşımızdaki kişiye duygularımızı ifade edeceğiz. Sadece uymamız gereken şart, karşındaki kişiye doğruları söylemektir. Mesela bir sorun olduğunda “Boş ver, bende kalsın” deriz, karşı tarafa hak veririz. Halbuki içimizdeki duyguları söylemek zorundayız yoksa olan bize oluyor.

     

    NİYE KİLO ALIYORUZ?

    Haz alma duygusunun eksikliği ve korkularımız, kilo alıp vermedeki dengesizliklerin en büyük nedenidir. En sık görülen sebebi ise ruhsal olarak kendimizle bağlantıda olamamamız. Yani kendini sevmeyen kişi, kendi olmak yerine başkasını oynar. Sevgi ihtiyacı nedeniyle karşısındaki insanın istediği kişi haline döner. Annenin istediği çocuk, patronun istediği model olur. Peki, sen neredesin? Yoksun. O zaman senin ruhun da yok demektir. Evrensel yasa olarak ruhumuzu hayata koymak zorundayız. Bunu da korkudan yapamayız. O kişi gibi olmak kendimizi güvende hissettirir ama sevgi alanımızı bozar. Kimi insan içsel korkuları nedeniyle kilo alarak kendini güvende hisseder. Kilo almadaki bedensel sorunlar ise manyetik kirlilikler, kimyasallar, toksinler, ağır maden zehirlenmeleri, katkı maddeleridir.

     

    ÖFKE KARACİĞERİ BOZAR

    Kişideki öfke duygusu sadece karaciğeri değil, safrakesesi, mide, dalak ve pankreası da etkiler. Ayrıca kolesterol, diyabetik ve metabolik problemler ortaya çıkar. Bir organı çok yorup enerjisini düşürdüğünüzde virüsler, parazitler ve bakteriler orada işlev görmeye başlar. Doğal ortam bozulduğu için de hastalıkların oluşma riski ortaya çıkar.

     

    “ÜZÜNTÜDEN VEREM OLDU” DERLER

    Eskiden “Üzüntüden verem oldu” denirdi. İçimize attığımız derin üzüntüler özellikle akciğerleri, solunum sistemini, boğaz bölgesini, ifade sistemimizi ve kalbimizi de olumsuz etkiliyor. Üst solunum yolu enfeksiyonları, bronşit ve astım gibi hastalıklar üzüntüden kaynaklanıyor. Dolayısıyla öfkeni içine atmayacaksın, “Hayır” demeyi öğreneceksin.

     

    KORKULAR CİNSEL HAYATI ETKİLER

    Korkular cinsel hayatımızı etkiliyor. Rahim hastalıkları ve yumurtalık kanserlerine neden oluyor. Kişide kanser oluşturması için olayın ani, dramatik olması ve kişinin o olay nedeniyle kendini izole etmesinden kaynaklanıyor. Hayata karşı güvensizlik ve korkular ayrıca kemik ve kemik ilik sistemini etkiliyor.

     

    http://www.aksam.com.tr/ekler/pazar/duygularini-dinle-hastaligini-kesfet/haber-238260